11 Mart 2011 Cuma

Ankara temizleniyor...

Çifte temizlik var Ankara'da... Kirlerinden, çirkinliklerinden, safralarından arınıyor Ankara... Yağan karla birlikte bembeyaz oldu Ankara... Pamuk tarlası gibi... Yıkandı, temizlendi, paklandı... Üstü beyaz bir tülle kaplanıverdi her türlü iğretiliğin...

Bürokrasi de temizlendi Ankara'da... Kısa süreliğine de olsa... İstifayı bastı uyanık bürokratlar... Memuriyet kesmedi onları... Siyaset dediler... Daha fazla hizmet dediler... Düştüler yollara... Partilerin kapısını çalacaklar... Hizmete geldik diyecekler... Nefer olmaya geldik diyecekler...

Tutarsa ne ala... Anlı şanlı vekil olacaklar... Maaşlarını, ulufelerini katlayacaklar... Caka satacaklar... O da kesmeyecek tabi... Bakanlık kapmaya çalışacaklar... Başbakanın gözüne girmeye çalışacaklar... Yalakalık yapacaklar... Kraldan çok kralcı olacaklar... Birbirlerinin önünü kesmek için ayak oyunlarına girişecekler... Memuriyetteki becerilerini teker teker sergileyecekler... Her şey mübah... Her şey hizmet için... Daha çok hizmet için...

Ya tutmazsa... Ziyanı yok... Kayıbı yok bu uğurda baş koymanın... Kuzu kuzu dönecekler geri... Gayet mağrur şekilde... Artık sıradan memur değildir onlar... Siyasi memur oldular... İsteyecekler... Genel müdürlük, müsteşarlık isteyecekler... İlave gelir için yönetim kurulu üyelikleri isteyecekler... Makam arabaları, kral odaları isteyecekler... Yurt dışı görevlere talip olacaklar... Önleri açılacak... Daha çok hizmet edecekler...

Evet, sistem onlara çalışıyor... Uyanıklar, kurnazlar, kıvraklar, iş bilirler her daim bir adım önde oluyor... Dürüstler, işine bakanlar, görevini layıkıyla yapma derdinde olanlar bekliyor yine... Onlara biçilen misyon hamallık... Çalışmak, daha çok çalışmak... Çarkın dönmesi için çalışan birilerine de ihtiyaç var nihayetinde...

Hadi hayırlısı diyelim en iyisi...

23 Şubat 2011 Çarşamba

Dünyamız yeniden şekillenirken...

Yazı modunda değilim bir süredir... Elim varmıyor bir türlü... Beynim uyuştu sanki... Öyle kıştan, soğuktan, kötü havalardan da değil... Sebepsiz, nedensiz... Yarı nörotik, depresif bir durum işte...

Ama olaylar durulmuyor... İçte ve dışta bir sürü gelişme var... Seçimler yaklaşıyor içeride... Haziran başında sandıklar bizi bekliyor olacak... Tarihimizdeki en sıkıcı, en heyecansız seçimlere tanıklık edeceğiz sanki... Sonuçlar şimdiden belli gibi... AKP'ye selam, yola devam... Oranı bilemem... Ama seçmen eğiliminde herhangi bir kayma olmadığını bilesiniz... Yüzde 60'a bile şaşırmam... İçsel dinamikler buna işaret ediyor... Ak Parti'nin siyaset stratejisine her zaman şapka çıkarmışımdır...

Seçim sonrası yine CHP'yi tartışıyor olacağız... Kılıçdaroğlu ile olmadığını, olamayacağını konuşacağız... Açıkçası Kılıçdaroğlu açısından sevimsiz bir durum olacak... Varlık gösterememek, heyecan yaratamamak, beklentilere cevap verememek nasıl bir duyguysa, Kılıçdaroğlu'nun ki de öyle bir duygu olacak sanki... Bu tablo üzer beni... Siyaset pek umurumda olmaz ama... Kılıçdaroğlu'nda insana ve insanlığa dair bazı safça ritüeller yakalamıştım... Normal yurdum insanının da siyaset yapabileceğine dair küçük bir beklenti kımıltısı oluşmuştu içimde... Ona üzüleceğim ben...

İçerisi neyse de dışarısı fena halde karışık... Bu kadarını ben bile beklemiyordum... Mısır düşer diyordum ama bu kadar erken beklemiyordum... Mısır'dan sonra bu coğrafya karışır diyordum ama örneğin Libya'yı beklemiyordum... Gelişmeler beni bile şaşırttı doğrusu... Kaddafi kendi çapında ideolojisi olan bir lider... Dünyaya kafa tutabilen, halkına sıcak mesajlar verebilen bir insan... Batı ile ilişkilerini kısmen düzeltme yoluna koyabilmiş bir diktatör... Ama olmuyor... Onun koltuğu da sallantıda... Kırk küsür yıllık tahtı yıkılmak üzere... Gidişi de kanlı olacağa benziyor... Kan akıtmaya devam ederse korkarım gidişi kendisi açısından da kanlı olacak...

Kaddafi düşerse, bu coğrafyada en az 5-6 diktatör daha düşer... Yemen, Bahreyn, Cezayir, Ürdün ve başkaları... Suudi Arabistan ve Suriye hakkında şimdilik bir şey söyleyemiyorum... Bu iki ülkenin kendine has başka dinamikleri sözkonusu... Her neyse...

Geldiğimiz noktada resim biraz netleşiyor gibi... Gelişmeler içsel dinamiklerden çok dışsal dinamiklere bağlı gibi... Dünyamızın efendisi bu bölgenin biraz karışmasını, biraz harmanlanmasını istiyor sanki... Ortalık karışıp herkes kendi derdine düştüğü noktada İsrail biraz rahat nefes alabilecek... Ve de orta ve uzun vadeli planlarını yavaş yavaş uygulamaya koyabilecek... Gelişmeler karşısında tabi ki İran da biraz tırsıp kendi kabuğuna çekilmiş olacak...

Gelişmeler her şeye rağmen bölge insanının hayrınadır... Süreç sancılı da olsa, dışsal dinamiklerin etkisiyle de olsa insanlığın hayrınadır diye düşünüyorum... Zira bu rejimlerin savunulacak bir tarafı kalmamıştır... Diktatörlükten insanlığa bir hayır görülmemiştir... Hakkın, hukukun, adaletin, özgürlüğün olmadığı yerde refah olamaz... Bölgedeki gelişmeler hak, hukuk, özgürlük getirir mi bilinmez... Ama en azından bir şans doğmuştur... 30 yıllık, 40 yıllık iktidarların izah edilecek bir yönü yoktur... Umarım geçiş sancısız ve az kanlı olur... Umarım yarınlar daha iyi olur...

28 Ocak 2011 Cuma

Tunus, Mısır ve sonrası...

Dünya ısınıyor yeniden... Kitleler sokta... Hak arıyorlar, haksızlığa isyan ediyorlar... Sefalet kaderimiz değil diyorlar... Totoliter rejimler tehlikede gibi... Otoriteleri sarsıldı... Fiyakaları bozuldu...

Evet, ilk kıvılcım Tunus'ta çakıldı... Halk sokaklara indi... Düşüncelerin karanlık kalmış kuytu dehlizleri aydınlanmaya başladı sanki... 23 yıllık diktatör gitti...  Zeynel Abidin bilmem ney ülkeyi terkederek canını kurtarabildi... Yenisi veya yenileri nasıl olur bilemiyorum... Umarım daha iyi olur...

Şimdi sıra Mısır'da gibi... Hüsnü Mübarek'in 30 yıllık tahtı sallantıda... Ha gitti, ha gidecek... Kolay mı olur, zor mu olur bilemem... Ama Mısır'da da hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı kesin... Mısır diğer ülkelere benzemez... Oradaki değişimin etkileri sadece kendi sınırları ile sınırlı kalmaz... Bütün Arap alemini etkiler... Mısır'lılar ilk kez hayırlı bir işe vesile olacaklar gibi...

Evet, değişim sancısı Orta Doğu ve Kuzey Afrika'yı sarmış vaziyette... İnternetin yaygınlaşmasından sonra kitleleri kontrol altında tutmak eskisi kadar kolay olamıyor... Facebook, Twitter gibi sosyal paylaşım ağları vasıtasıyla kolayca organize olabiliyor yığınlar... İyi ki de oluyorlar... Bu coğrafyanın değişmesi şart... Geç bile kalındı... Baskıcı, despot rejimlerin devri kapanmalı artık... Daha özgürlükçü, daha müreffeh bir yaşam herkes gibi bu coğrafya insanının da hakkı...

Yaşanan dönüşüm sürecinin arkasında kimler var bilemem... Avrupa mı, yoksa Amerika mı?.. Ya da İsrail?.. Belki de tamamen içsel dinamikler... Hiç farketmez... Değişim, dönüşüm olsun da kimin iteklemesiyle olursa olsun... Bu günkü durumdan daha kötü olacak hali yok ya... Kaybedecek neyi var bu insanların... Zincirlerinden başka...

Yarınlardan umutluyum... Her şey daha iyi olacak inşallah...

20 Ocak 2011 Perşembe

Mim'i öldürmek...

“Okuma serüveninizde unutamadığınız, hayatınızın bir dönemine, özellikle de çocukluğunuz ve ilk gençliğinizin hayal dünyasının oluşumuna etki eden yazar kim? Hangi kitabı elinize aldığınızda döner gidersiniz o günlere?”

Kaçmak beyhude… Kurtuluş yok gibi bu mimlerden… Bir mim, iki mim derken sayısını da unuttum artık…

Evet, bu defa talimat Müge'den... Sıkı sıkı tembihlemiş, "mimi bekliyorum ha" diye... Çaresiz cevaplayacağız artık... Daha cevaplanmamış onca mimim varken hem de...

Sıraya uymamış olsak da, bir yerinden başlamak en iyisi galiba...

Müge arkadaşımızı tanımayanınız yoktur herhalde... Blog âleminde yolumun kesiştiği ilk gönül dostlarımdandır kendileri... Edebi ve sanatsal yönü oldukça zengin olan diş hekimi arkadaşımız... Fırçalar işe yaramış olacak ki, “dişçi” demez oldum bak… Kalemi güçlü arkadaşlarım alınmasın ama Müge kadar düzgün ve akıcı yazı yazabilen başka birini görmedim henüz... Yazılarındaki sempatik ve canlı üslup da cabası hani...

Her neyse, mime geçelim artık… Kurallara, kaidelere gelemem bilirsiniz... Bu nedenle mimi cevaplıyorum derken nereden girer nereden çıkarım bilemem... Peşin peşin söyleyeyim de, bu nasıl iş demeyin sonra...

Bir kitap kurdu olduğum söylenemez pek... İlk kitapla tanışmam ortaokul yıllarıma rastlar... Zaten ilkokulu okuyup okumadığım da tartışılır... Türkçe öğretmenimizin zorlamasıyla  Jules Verne'nin "Seksen Günde Devr-i Alem" adlı romanını okumuştum ilk... Öğretmenimize bir sayfalık bir de özet sunduğumuzu hatırlıyorum... Sonradan aynı yazarın "Dünya Merkezine Yolculuk" ve "Deniz Altında 20.000 Fersah" adlı romanlarını da okudum... Hem de gönüllü olarak...

 Bu ilk kitaplar zihnimde öyle bir yer etmiş ki, sanki kitap okumaya Jules Verne'den başlanması gerekir gibi bir algı oluşmuş beynimde...  Nerede elinde kitap olan küçük bir çocuk görsem, hemencecik Jules Verne'nin kitapları gelir gözümün önüne... Jules Verne, yaşadığı çağın çok sonralarını tasvir ederek romanlarında işleyen bir yazar... Bu yönüyle bizde bir merak uyandırıp kitaba yönelmemizi düşünmüş olabilir öğretmenimiz... Evet, ilkler unutulmuyor nedense…

Ancak tam olarak okuma zevkini tattığım kitap, Victor Hugo’nun “Sefiller” romanıdır… Kitabı okudum mu, birebir yaşadım mı bilinmez… Ama her satırından ayrı bir keyif aldığım kesin… Şansıma çevirisi de mükemmeldi… 

Hayatımda birçok kitabın yeri vardır… Ama bir kitabın yeri bambaşka… Gençliğimin son evrelerinde okuduğum bir kitap… İsmi, To Kill A Mockingbird… Yazarı, Harper Lee… Yanılmıyorsam yazarın ilk ve son romanı… 1960’ların başında yazılan bir roman… Satış rekorları kırmış, birçok ödül almış ve sinemaya uyarlanmış bir roman… Okurken zaman zaman ağladığımı hatırlıyorum… 

Roman gerçek bir olaydan esinlenilerek kaleme alınmış… Büyük buhran yıllarında Amerika’nın güneyinde bir kasabada geçiyor olay… Beyaz bir kıza tecavüzle suçlanan gariban bir zencinin mahkeme serüveni etrafında gelişen olaylar… Bu zenciyi savunma cesareti gösteren beyaz bir avukatın yaşadıkları… En ilginci de, romanın iki küçük çocuğun dilinden anlatılmış olması… Yer yer sokak diliyle… Amerikan kültürüne ve yaşam tarzına biraz aşina biri olarak çok iz bıraktı roman bende…


Irk ayrımının, aşağılanmanın, horlanmanın, kötü muamelenin ustaca resmedildiği bir roman… Uzun yıllar süren Kuzey-Güney savaşının doğurduğu olumsuzluklar, büyük buhranın yol açtığı kesif fukaralık ile birleşince romandaki dramlar çıkmış ortaya… Mahalleler ayrılmış, kiliseler ayrılmış birbirinden… Zenci ve beyaz diye… Zenciye “negro” demek yetmemiş, “pis zenci” anlamında “nigger” denir olmuş… 

Romanı İngilizce aslından okumuştum… Sonradan öğrendim ki, “Bülbülü Öldürmek” adıyla Türkçe versiyonu da varmış… Ama okurken bilmiyordum bunu… Zira google yoktu o zamanlar… Türkçe baskısı nasıldır bilemiyorum… Ama iyi olabileceğini düşünüyorum, çünkü konusu Türkçe anlatıma çok uygun…

"İstediğiniz kadar şakrak kuşu vurabilirsiniz ama bülbülü öldürmek günahtır, bunu asla unutmayın. Bülbüller bahçeleri yağmalamazlar, sadece şarkı söylerler. Hem de yüreklerini paralayana dek…" (Kitaptan bir alıntı).

Benden bu kadar… Bu mimi kendime sakladım, kimseciklere göndermiyorum işte..:))

11 Ocak 2011 Salı

Koyver gitsin...

Akaryakıt fiyatlarından yakınmışımdır hep... Dünyanın en fakiri değilsek bile fakir bir ülkeyiz... Fert başına gelirimiz 10 bin doları geçmez... Bu da son yıllarda geliştirilen şişirme yöntemlerle... En zengin yüzde yirmilik kesimi düşsek, sanırım 3-4 bin doları geçmez bu rakam... Buna rağmen dünyada en pahalı akaryakıtı biz kullanırız... Benzin olmuş 4 lira... Dolar ile ifade etmem gerekirse 3 dolara yakın... Amerika'da galonu (yaklaşık 4 litre) 2 dolar civarında...

Niye peki?.. Vergiler yüzünden... Tüpraş tekeli yüzünden... Dağıtıcı oligopolü yüzünden... Etrafımız sarılmış anlayacağınız... Göz dikmişler cebimize... İstiyorlar, daha çok istiyorlar... Normal yollardan vergi mi toplayamıyorsun?.. Kolayı var, bütün akaryakıt istasyonları oldu vergi dairesi işte... Onların ağzına da çalıver iki damla bal... Alan memnun, salan memnun... Vatandaş mı?.. Geç onu... Seçimlere kadar oyalayıver yeter... Ya sonrası?.. Merak etme alışırlar... Nelere alışmadılar ki...

Takmıyorum ben artık... Müstehak bize... Az bile desem yeridir hani... Bu gün öğrendim ki, 2010 yılında otomobil satışları rekor kırmış... Hafif ticari araçlar dahil 760 bin yeni araç çıkmış trafiğe... Bütün zamanların rekoruymuş bu... Vatandaş ucuz arabaya koşmuş adeta... Ama peşin, ama krediyle... Akaryakıt fiyatları hiç aklını çelmemiş vatandaşın...

Ekonomi kitaplarında arz ve talep kanunu diye bir konu var bilirsiniz... Bu kanuna göre, fiyatla talep ters orantılıdır... Yani fiyatı artan malın talebi düşer, fiyatı düşen malın talebi artar... Aynı kural, akaryakıt ve otomobil gibi birbirini tamamlayan mallar için de geçerlidir... Buna göre, artan akaryakıt fiyatları otomobil talebini düşürmesi gerekir... Bu benzin fiyatlarıyla araba alınmaz demesi gerekir vatandaşın... Ama öyle olmamış işte... Yanılmış ekonomi kitapları... Ya da bildik iktisat kuralları işlememiş yurdum insanına... Yakmalı bu kitapları... Yanlış yazıyorlar... Yanıltıyorlar ben gibi saftirikleri...

Evet, şuracıkta öneriyorum işte... 4 lira yetmez, 6 lira olmalı benzin fiyatları... Hatta 8 lira olmalı... Ancak bu keser vatandaşın otomobil iştahını... Kim bilir, belki de kesmez...

5 Ocak 2011 Çarşamba

Ödüllü olmak...

Yeni yıl iyi olacak galiba... Ödül ile başladım yeni yıla... Ne tür bir başarıya imza attım da bu ödülü kazandım bilinmez ama kazandım işte... Ödül elimde... Sımsıkı tutuyorum avuçlarımda... Ola ki yanlışlıkla konmuşsa elime, uçup gitmesin diye...

Evet, ödülüm sevgili şair arkadaşım Ruhgezgini'nden... Ruhgezgini arkadaşımı tanıtmama gerek yok, hepiniz biliyorsunuz zaten... Minimalist arkadaşımızın bir takdim yazısıyla heberdar olmuştuk kendilerinden... İyi ki de olmuşuz... Kendi adıma söylemem gerekirse, şiiri onunla tekrar keşfettim sanki... Duygu yüklü dokunaklı dizelerinde yüreğimiz dağlanırken, kendi geçmişimizden de birer kesit  yakalıyoruz sanki... Kah duygulanıp hüzünlenerek, kah iki damla göz yaşı olup yanaklardan süzülerek... Umutsuzca dize olup akarken, umutsuzlara umut oluyoruz belki de... Her neyse...

Ödülüm Making Smiles on Faces Award... Yazılarım insanların yüzüne tebessüm olarak yansıyor mu bilinmez ama ödülü kaptım ben... Çok da mutlu oldum... Beni de hatırladığı için sevgili arkadaşıma çok teşekkür ediyorum... Eksik olmasın, kalemine ve yüreğine güç versin Allah'ım...

Ödülün kuralı nedir bilmem... Zaten kaideyi, kuralı pek sevmem bilirsiniz... Bu nedenle bu güzel ödülü tüm izleyicilerime birden gönderiyorum... Buyurunuz efendim...

31 Aralık 2010 Cuma

As years go by...

Evet, yıllar akıp gidiyor... 2010'a merhaba deyişimi daha dün gibi hatırlıyorum... Adını tam olarak koyamadığım nice umutlarla karşılamıştım oysa onu... Ama o da tıpkı öncekiler gibi geldi ve geçti... Bütün sıradanlığıyla... Şimdi 2011'e merhaba demeye hazırlanıyorum... Fazla bir beklentiye girmeden...

Sanırım 40'lı yaşlara özgü bir duygu bu... Heyecan ve umudun yavaş yavaş yerini endişe ve kaygılara bıraktığı yeni yıllar... Her yeni yıl sanki ömürden düşen yeni bir yaprak... Zamana karşı yarışın kaybedilmeye başlandığının en somut işareti... Her önüne çıkana gülümseyerek mutlu yıllar da dilesen... Saklayamıyorsun içindeki derin endişeyi... Evet, akıp gidiyor zaman... Senden kopardıklarını da katmış önüne... Dimdik ayakta durmaya çalışsan da... Gerçek orada duruyor bütün çıplaklığıyla...

Yıl dönümlerinde kendimi bir muhasebeci gibi hisseder oldum artık... Kazanımlarımı ve kayıplarımı düşünüyorum... Artıda mıyım, yoksa ekside mi diye... Envanterime bakıyorum, hesaplar gerçekçi mi diye... Şükür kazanç tarafı daha fazla gibi... Akıp giden zaman aldıklarından daha fazlasını vermiş sanki... Badireli yollarda fazla pişmanlıklar bırakmadan ilerleyebilmişim... Sağlık ve sıhhatten yana pek ağır imtihanlara tabi tutulmamışım... Kısacası gelen gideni aratmamış sayılır...

O halde kendimden yana fazlaca bir istekte bulunmuyorum yeni yıldan... Sağlığımız ve sıhhatimiz yerinde olsun yeter... Zamansız ve sırasız acılar yaşatmasın Allahım... Ülkemin ve milletimin huzuru için duacıyım... Allah bilumum acıdan, felaketten, kavgadan, gürültüden insanlarımızı korusun... Umarım yeni yıllar ortak paydalarımızın artmasına ve pekişmesine zemin yaratır... Bu duygularla bütün blog arkadaşlarımın yeni yılını kutluyorum... Yeni yılın mutluluğumuzu, huzurumuzu arttıracak müjdelerle gelmesini diliyorum...