30 Nisan 2010 Cuma

Güzel kokanlara sıkıyordum...

"İzmir’de işlediğim cinayetlerdeki kadınları tanımıyorum. Kalabalıktan gözüme biri takılıyordu. Biraz da güzel kokulu olursa peşine düşüyordum. Takip ediyordum, tenha bir yere geldiğimizde sessizce arkalarına yaklaşıp kafalarına sıkıyordum..." 
  
Evet, tahmin ettiğiniz gibi bu soğuk cümleler üç masum cana kasteden caniye ait...

Ürpermemek elde değil... Sıkmak bu kadar basit... Öldürmek çocuk oyuncağı sanki... Hadi gözün dönmüş öldürüyorsun anladık... Anlaması kolay değil de mecburen anladık işte... Ya öldürme kriterine ne demeli... Güzel kokuyorsa öldür... Ter kokusu dışında başka bir koku tatmamış olan mahlukat için dayanılmaz bir azap olsa gerek "güzel koku"...

Bu yaratıklar doğuştan "cani" olamayacaklarına göre, bu hale nasıl gelebiliyorlar acaba? İnsanlığını, merhametini, acıma duygusunu, Allah korkusunu, vicdan muhasebesini nasıl kaybediyorlar acaba? Suçsuz, günahsız insanların canına kastederken ne düşünüyorlar acaba? Sırf güzel koktuğu için insan öldürmek nasıl bir ruh halidir acaba? Bu "acaba"ları sırala sıralayabildiğin kadar... Ama cevabı bizde yok... Anlatsalar da anlayamayız... Bizim havsalamızın dışında hadiseler bunlar... Algılamamız mümkün değil...

Daha dün Mardin'in bilmem ne ilçesinde kırk küsur insanı bir hiç uğruna öldüren kafa da bu kafaydı... Öldürüyorsun o kadar... Anı yaşıyorsun... Kimi öldürdüğün, ne için öldürdüğün önemli değil... Ya da ölenin ardında bıraktığın onca acı ve göz yaşı... Hiç önemli değil... Dün bir tutam toprak parçası için öldürüyordun, bu gün de "güzel kokuyor" diye öldürüyorsun... Sonuç aynı, ölüm ve acı... Senin için önemsiz... Seni öldürseler de senin için önemsiz... İnanın böyle... Kendisi için birazcık önemli gördüğünü başkasında da önemli görür insan... Buradaki temel sorun bu zaten... Ölüm, öldürmek, öldürülmek sıradan kavramlar bu yaratıklar için... Çünkü değerini kaybetmiş, değersizleşmiş bir şekilde... Değersizleşmeye görmesin insan bir kere, her şey değersizdir onun için artık... Değersizse öldür gitsin...

Bu konuda uzun analizler yapmak anlamsız... Konunun uzmanı da değilim zaten... Sadece hisssiyatımı aktarıyorum o kadar... İçimden gelenleri, dilimden dökülenleri... Her hangi bir mantık süzgecinden de geçirmeden... Öylesine yani... Ama maalesef durum tehlike... Aramızda dolaşan böyle ruh hastaları çok... Düşündüğümüzden de çok... Her an hepimizin başına gelebilir bu "sıradan" hadiseler... Yaşıyoruz ama tesadüfen... Bazen şans eseri, bazen de teğet geçerek... Çünkü... Evet, çünkü karnı tok artık bu caninin... Dün açtı, bu gün tok artık... Hapiste, devlet güvencesinde... Karnı doyurulacak bir şekilde... Cezası mı? Geçiniz... Üç beş gün yatar, sonra da çıkar... Rahşan affı olmazsa başka bir af olur... Ama mutlaka olur... Nasıl olsa "kader kurbanları" bunlar...

Ne desek boş... Ateş düştüğü yeri yakar... Allah kurbanların yakınlarına sabır versin...

28 Nisan 2010 Çarşamba

Dunning-Kruger Sendromu...

Ne zaman içinde "sendrom" geçen bir kelime, bir cümle görsem hemen dikkat kesilirim... Kötü bir hastalık çağrışımı yapar bende... Sanırım çok yakınlarımda iki kişinin hastalığında "sendrom" kelimesi geçmesinden... Kızım daha dört yaşında Kavasaki Sendromu diye bir hastalığa yakalanmış ve bir kaç yılımız zehir olmuştu... Neyse ki tamamen atlattı sayılır... İki yıl önce de anneme Myelodisplastik Sendrom dediler... Bu defa o kadar şanslı değildik... Hala uğraşıyoruz, zahmeti oldukça fazla bir hastalık... Buna da şükür diyelim...

İnternette bir şeyler araştırırken karşılaştım bu "sendrom"la... Tabi ki hemen dikkat kesildim.. Neyse ki farklı bir sendrommuş... Bu da bir hastalık ama en azından fizyolojik değil... Ruhun derinliklerinde yatan bir hastalıkmış... Ülkemizde özellikle kamu kurumlarında fazlasıyla göze çarpan bir hastalık gibi geldi bana... Bu nedenle paylaşmak istedim...

Buyurun size Dunning-Kruger Sendromu...

Justin Kruger ve David Dunning adlı iki ABD'li psikiyatri uzmanının 10 yıl kadar önce ortaya attığı teori:

"Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır."

Bu teori üzerine fizyolojik ve zihinsel alanda yapılan çeşitli uygulamaların sonucunda aşağıdaki bulgulara ulaşıldı:


- Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.
- Niteliksiz insanlar niteliklerini abartma eğilimindedir.
- Niteliksiz insanlar gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.
 

- Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.
- "İşinde çok iyi olduğuna" yürekten inanan 'yetersiz' kişi, kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve aslında yapamayacağı işlere talip olmaktan hiçbir rahatsızlık duymaz! Aksine her şeyin hakkı olduğunu düşünür!
- Ancak bu 'cahillik ve haddini bilmeme' karışımı, mesleki açıdan müthiş bir itici güç oluşturur. 'Eksiler' kariyer açısından 'artıya' dönüşür. Sonuçta, 'kifayetsiz muhterisler' her zaman ve her yerde daha hızlı yükselirler...

- Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar çalışma hayatında 'fazla alçakgönüllü' davranarak öne çıkmaz, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmaz, kıymetlerinin bilinmesini beklerler... Tabii beklerken kırılır, kendilerini daha da geriye çekerler... Muhtemelen üstleri tarafından da 'ihtiras eksikliği' ile suçlanırlar...

Ülkemizdeki insan profiline ne kadar uyuyor değil mi?

27 Nisan 2010 Salı

Tatilin ardından...

Evet, çocukların 23 Nisan törenleri biter bitmez düştük yollara... Rotamızda Akdeniz kıyısı vardı... Doğup büyüdüğüm ata yurdu yani... Şansımıza havalar da çok iyiydi... Akdenizi en çok bu mevsim severim... Yenidünya ve erik mevsimidir bu zamanlar... Dutların olmasına daha var... Ama dut ile böğürtlen karışımı hafif ekşimtirek bir meyve var... Bizim çocukluğumuzda yoktu, yenilerde ekilir olmuş buralarda... Onun tam mevsimiymiş, bol miktarda yeme fırsatı bulduk... Her neyse ağzınızı sulandırmayayım... "Tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer..." misali geldik yine Ankara'ya... Hayata kaldığı yerden başladık... Bu arada blog dünyasından da bir kaç günlüğüne ayrı kalmış oldum... Nasıl telafi ederim bilemiyorum...

Tatil modunda blog alemine aşağıdaki fıkrayla yeniden merhaba diyorum...

Genç kız sevgilisine telefon açmış...
- 'Tankut seni çok arzuluyorum. Geceleri gözüm uyku tutmuyor. Ne olur bu hafta sonu bize
yemeğe gel. Seni annem-babamla tanıştırayım. Sonra da benim odamda ders çalışıyor gibi yaparız'.
Tankut ömründe hiç bir kızla yan yana gelmemiş toy bir delikanlı. Bir eczaneye gitmiş, babacan eczacıya;
- 'Bu hafta sonu önce bir aile yemeği, peşinden de ateşli bir aşk yaşayacağım' demiş ve ilave etmiş:
- 'Bu yüzden iyisinden bir kutu gerekenden istiyorum'.
Babacan eczacı kutuyu vermiş, oğlanın sırtını sıvazlayıp yolcu etmiş...
Tankut hafta sonunda bir büyük buket çiçekle kızın evinin kapısını çalmış.
Genç kız kapıyı açmış. Tankut'u doğrudan yemeğe almış...
Delikanlı çok mahcup biçimde masaya oturmuş. Kızın ana-babasının yüzüne şöyle bir baktıktan sonra başını önüne eğmiş... Başlamış dua etmeye... Ancak dua bir türlü
bitmiyor... Kız sonunda dayanamamış, fısıltıyla:
- 'Ben senin bu kadar dindar olduğunu hiç bilmiyordum Tankut' demiş...
Tankut adeta inlemiş:
- 'Ben de babanın eczacı olduğunu'!

22 Nisan 2010 Perşembe

23 Nisan ve Deli Veli Sendromu...

Yarın 23 Nisan... Çocuk Bayramı yani... Küçükken bayılırdım bu bayrama... Gösteriler, kortejler çok hoşuma giderdi nedense... Ama artık değil... Sıkıntı basar oldu beni 23 Nisan'larda... İlk defa oğlumuz ana sınıfındayken yaşamıştım bu sıkıntıyı... Ama 7. sınıfta artık O... 23 Nisan merasimlerinin dışında anlayacağınız... Geçmişte dört yıl kadar yaşadık bu sıkıntıyı O'nun sayesinde... Şimdi de kızımız yaşatıyor aynı sıkıntıyı bize... Hem de katmerlisini... Kızımız 3. sınıf bu yıl... Çok da önemsiyor bu töreni... Folklor, şiir, drama gibi etkinliklerde yer alacak sanırım... Elli defa sordu, "izlemeye geleceksiniz değil mi" diye...

Evet, bayram güzel şey... Hele çocuk bayramı ise daha bir güzel... Baharın gelişini tescillemesi açısından daha da bir anlamlı... Peki, "sıkıntı neresinde bunun" dediğinizi duyar gibiyim... Hemen anlatayım müsadenizle... Efendim sizin oralarda nasıl oluyor bilmem ama bizim buralarda bu bayramı izlemek neredeyse imkansız gibi bir şey... Veliler başlı başına bir sorun... "Deli Veli Sendromu" diyorum ben buna... Etkinliklerde daha çok ana sınıfından üçüncü sınıfa kadar olan çocuklar görev alıyor... Diğerleri "büyük" modunda... Pek kendilerinin de ilgisi yok, velilerinin de... Ama özellikle ana sınıfı ile birinci sınıf öğrencilerinin velileri yok mu... Sormayın gitsin... Zaten öğrenci başına ortalama sekiz kişi gelmişler töreni izlemeye... Heyacan hat safhada... Bir koşturmaca almış başını gidiyor... Vay kostüm giymesine yardım edeyim... Vay havalar soğukmuş, bari şu ayakkabıyı giydirivereyim... Vay ayakta çok beklediler, biraz kucağımda dinlendirivereyim... Vay susamıştır şimdi... Vay, vay, vay... Buraya kadarı benim tahammül sınırlarım dahilinde... Fazla bir şikayetim yok yani...

Şikayetim elinde kamera, boynunda fotoğraf makinesi oradan oraya koşuşturup duran velilerle ilgili... Zumcu velilerle yani... Özel kostümler içinde çocuklar meydana adımlarını atmaya görmesin... Bir koşuşturmacadır başlar ki anlatamam size... Gözleri hiç bir şeyi görmez... Önüne geleni ezer geçerler... Çocukların oyunuyla falan da ilgisi yoktur bunların... Tek yaptığı zumlamak... Çocuğunu zumlamış, başka da düşündüğü bir şey yok... Tabi ki bağırmalar, çağırmalar çoktan başlamıştır... Öndekiler ayağa kalkmayın lütfen... Göremiyoruz bak... Sayın veliler lütfen... Fotoğraf çeken veliler lütfen... Meydana doluşmayın, bak çocuklar gösterilerini yapamıyor... Ne desen boş... Zumun büyüsünde kapılmış bir kere... Başkasını dinleyecek durumda değil... Trans halinde yani... Kuzusu büymüş gösteri yapıyor bak... Gerisi hikaye...

En çok hayıflandığım ise, çocukların onca emek verip hazırladığı gösterilerin boşa gitmesi... İnanın izleyen falan yok... Herkes kendi çocuğuna zumlanmış, gösterinin bütünüyle alakası yok... İzleyenler sadece daha gösteri sırası kendi çocuklarına gelmeyen veliler... Onlar da zorunluluktan... Yapacak başka bir iş olmadığından... Onların da bir gözü sahne arkasında, kendi çocuklarının nerede ne yapıyor olabileceğinde... Ha geldi ha gelecek modunda... Halbu ki bu durumu yıllardır gözlemleyen okul yönetimi toplu çekim yaptırıyor... Her öğrenciye bir CD halinde verilecek daha sonra... Ama doyumsuz veliye yetmiyor bu... Ya kendi çocuğuna yeterince yer verilmezse... Ya yeterince zumlanmamış olursa... Dünyanın sonu demek bu... O halde şansa bırakılmamalı iş... Zumlamaya devam... Ezerek, çarparak, yıkarak devam zumlamaya...

Evet yarın olacaklar bu... Okul yönetimi ne önlem alırsa alsın, yaşanacak bunlar... Bu sorunun çözümsüz olduğuna iyice inandım ben artık... Onun için de şimdiden strese girdim bak... Kızım farkında değil ama stresimin... Heyecandan çatlıyor şimdi O... Yarını bekliyor... Yarın büyük gün O'nun için... Zumlayanların hep kendini zumladığını zannedecek... Neyi alkışladığının bile farkında olmadan genele uyup alkış koparanların kendini alkışladığını zannedecek... Her şeye rağmen mutlu olacak kızım... Çocukluk böyle bir şey işte... Her şeyi görüyorsun, hiç bir şeyi görmüyorsun... Sadece güzellikleri görüyorsun... Görmek istediğin güzellikleri...

Belki de 23 Nisan bu... Yersiz ve abartılı bir endişe benimkisi... Ne yapayım, ben de buyum işte... Herkesin Çocuk Bayramını kutluyorum...

21 Nisan 2010 Çarşamba

Başkanlık sistemi...

Başbakanımız "Başkanlık sistemi iyi olur" demiş... Ne düşündü de dedi bilmiyorum... Belki gündem değiştirmek istedi, belki de "laf olsun torba dolsun" türünden konuştu... Bilemiyorum... Daha önce Özal ve Demirel'de gündeme getirmişti bu başkanlık sistemi özlemini... Konunun uzmanı sayılmam... Bu nedenle konu hakkında ahkam kesecek değilim... Kastettikleri Amerika'da uygulanan sistem galiba... Yani Başbakan ve Cumhurbaşkanı gibi ikili bir yapı yerine her şeye muktedir bir Başkanın olduğu tekli yapı... Başkanı halk seçecek, diğer her şeyi de Başkan... Tam şimdiki gibi aslında...

Yani aklım almıyor benim... Parlamenter sistem dedikleri şimdiki sistemde başbakanımız ne yapmak istedi de yapamadı? Parti teşkilatı, milletvekilleri, bakanlar ve aklınıza gelebilecek bilumum atamalar başbakanın takdirindedir... Hatta yargıdaki atamaların çoğu bile başbakan tarafından şekkillendirilir... Bağımsız olması gereken üst kurullarda da durum farklı sayılmaz... O halde daha ne istiyor olabilir başbakanımız... Benim küçük aklım ermedi valla... Yani şu an fiilen başkanlık sistemi uygulanıyor ülkemizde zaten... Sadece adı parlamenter sistem bizimkinin... Erkler ayrımı falan hak getire... Ayrı bir yasama diye bir şey yok sayılır... Hükümet emreder, yasama gereğini yapar... Hükümet dediysem de başbakan işte... Ben anlamadım bu işi...

Belki de başbakanımız şunu düşünüyordur... Cumhurbaşkanı olmayı kafaya koydu ama mevcut haliyle cumhurbaşkanlığı kesmiyordur O'nu... Olur mu? Bal gibi olur... Yani hem Cumhurbaşkanı, hem de Başbakanın da yetkilerini uhdesine almış bir Cumhurbaşkanı... Ballı börek gibi bir şey anlayacağınız... Bize bir katkısı var mı? Geçiniz orasını... Teferruata takılmayalım... Başkanımızı alkışlayalım...

20 Nisan 2010 Salı

Ben Vekil Olacağım...

Arşivimden bir şiir çıktı... Uzunca bir zaman önce kaydetmişim belgelerime... Karıştırırken çıktı karşıma... Tekrar okuyunca yine çok sevdim ve paylaşayım istedim... Mehmet Sevim isminde bir avukat tarafından kaleme alınmış ve rivayet o ki, milletvekilliği aday adaylığı başvurusu için dilekçe olarak bir partimize sunulmuş... Ama sanırım fazla açık sözlü diye adaylığı kabul görmemiş...



Ben Vekil Olacağım

Param da var tomarla, gerekirse veririm,
Meclis'e girmek için, her filmi çeviririm,
On dakika konuşsam, çamları deviririm,
Yazın beni listeye, ben vekil olacağım.

Kafam çalışmasa da, yoksa da kariyerim,
Olsun yine Meclis'te, ayrılsın benim yerim,
Yüce Türk Milletine ne hizmetler(!) ederim,
Yazın beni listeye, ben vekil olacağım.

Yalanda rakipsizim, ben herkesi sollarım,
Hem dürüst geçinirim, hem ihale kollarım,
Demeçlerle seçmene, ne selamlar yollarım,
Yazın beni listeye, ben vekil olacağım.

Eşi dostu kayırır, devlete aldırırım,
Dokunulmaz olunca, herkese saldırırım,
Liderime bakarak, parmak da kaldırırım,
Yazın beni listeye, ben vekil olacağım.

Sempati dağıtırım, seçmenlere gülerek,
Bazen hatır sorarım, memlekete gelerek,
Bu politik sisteme, böyle bir vekil gerek,
Yazın beni listeye, ben vekil olacağım.

- Av. Mehmet Sevim

Özal...

Özal öleli 17 yıl olmuş... Dile kolay tam onyedi yıl... Acaba bir yanlışlık mı var diye önümdeki gazete haberine bir kez daha baktım... Yanlışlık falan yok, tam 17 yıl olmuş... Zaman su gibi akıyor denen şey bu olsa gerek... Halbuki hafızamı şöyle bir yokladım, sanki 7-8 yıl gibi bir şey geldi bana... Ama matematik yalan söylemez... 1993'ten bu yana 17 yıl geçmiş...

Yaşım ilerlediğinden olsa gerek, son yıllarda olaylar çok hızlı akıyor benim zaman tünelimde... Gerilerde kalıyorum ben hep... Bir iki yıl öncesine dair hatırladıklarım hep daha eskilere gider oldu... Ama tam bu noktada bir tuhaflık var... Hesaplar hep 2000'li yıllarda sapıyor... Sanki 2000'li yılları hiç yaşamadım ben... Özellikle 2002'den sonrasını... Ya da 2002 ile 2010 arası konsantre bişey... Sanki 1,5 - 2 yıl gibi bir şey... Hatırlamıyorum fazlasını... Örneğin 2004, 2005, 2006, 2007, 2008... Evet vardı böyle yıllar... Ama hiç bir iz bırakamamış bende... Akmış gitmiş kendi mecrasında... Yaşlanmak böyle bir şey olsa gerek...

Evet, Özal öleli de tam 17 yıl olmuş... Benim jenerasyonumun ilk göz ağrısıydı Özal... İlk oyumuzu O'na verdik... Garipsenecek bir şey yok bunda... Farklı şeyler söylüyordu O... Galeyana getirebiliyordu kalabalıkları... Heyecan, umut verebiliyordu ensesi yanıklara... İlk "vizyon" kelimesini, ilk "transformasyon" kelimesini O'nun ağzından duydu bizim nesil... İlk defa siyasetle tanışan bizler için favoriydi O... Sönük kalıyordu diğerleri... Zaten öyle derinlemesine analizler yapabilecek durumda da değildik... Görüntüye, söylenene bakabiliyorduk ancak... Yeminli bir seçmen değilsen, oy vermek için tek seçenekti O...

O da geldi, geçti... Her fani gibi, O'nun da ölüm haberini duyduk bir gün... Şaşırsak da olan olmuştu... Özal yoktu artık... Zaten eski popüleritesi de kalmamıştı son zamanlarda... Aile fertlerinin yaşantısı bir hayli yıpratmıştı O'nu... Karizmasını da örselemişti ailesindeki sorumsuzluklar... Her icraatı gibi, ölümü de tartışmalı oldu... Ölümünün normal yollardan olmadığına inanan geniş bir kitle var hala... Kesin olan ise O'nun ölmüş olmasıydı...

Evet, Özal öleli 17 yıl olmuş... Daha dün gibi ama değil... Onyedi yıl geçmiş... Belli ki bizden de geçip gidiyor bir şeyler... Allah'tan rahmet diliyorum O'na...