Eskilerde çok severdim Cuma'ları... Çalışanlar için tatil arefesidir Cuma'lar... Hele de biz memurlar için... Ama artık sevemez oldum Cuma'ları... Haftanın bittiği anlamına geliyor bana... Çok hızlı geçiyor haftalar... Sanki günlere döndü haftalar... Aylar da haftalara... İple çektiğimiz maaş günleri de yok artık... Maaşları göremez olduk... EFT'ler, otomatik ödeme talimatları derken görmeden yerini buluyor maaşçıklar... Bereketi kaçtı maaşların anlayacağınız... Eskilerde bir Hüseyin Efendimiz vardı, mutemedimiz... Ay başlarında kahverengi James Bond çantasına paracıkları doldurur, oda oda dağıtırdı maaşlarımızı... Ne de sevindirik olurduk sevimli yüzünü görünce... Üç beş kuruş da bahşiş bırakırdık hani... O da sevindirik olurdu bu bahşişler nedeniyle...
Neyse konuyu dağıttım yine... Evet akıp gidiyor günler, haftalar, aylar... Sırf bu nedenle sevinemez oldum baharın gelişine bile... Biliyorum ki gelmesiyle gitmesi bir olacak baharın... Oysa ne çok işim var daha yapacak... Yarınları bekliyor hep... Ama yarınlar bu günden gelir oldu gayri... Zaman hızlı akar oldu sanki... Onca meşgalem arasında bir de blog hobisi çıktı bak... Bulaştım bir kere... Bıraksam, o beni bırakmaz ki...
Evet, bu gün yine Cuma... Bu hafta da geçmiş bak... Tıpkı daha öncekiler gibi... Yeni haftaya kaldı yapacaklarım yine... Yapamadıklarım, erteleyip durduklarım yani... Ama başlamam lazım... Kaçarı kalmadı artık... Söz, pazartesi...
26 Şubat 2010 Cuma
25 Şubat 2010 Perşembe
Yine göçük, yine ölüm...
Evet bu kez de Balıkesir'de oldu göçük... Sonuç, onüç garibanın ölümü... Ölen öldü de, ya kalanlar... Onlar için ölüm yeni başladı maalesef... Her gün ölecek bu yetimler, dullar... Allah yardımcısı olsun bu bahtı karaların... Kolay değil bilirim... Bir kabus değil ki uyanınca geçsin... Hayatın ta kendisi... Belki de bir iki kuşak kalbin derinliklerinde hissedilecek bir acı... Bir defasında kardeşi daha 29'unda kanserden ölen Elif'e sormuştum, "geçen üç ayın ardından acılarınız biraz hafifledi mi bari" diye... Gözlerime dik dik bakıp, "Acılar hafiflemiyor, artıyor" diye cevap vermişti Elif... O zaman öğrenmiştim, zamanın da acılara bir çare olmadığını...
Daha bir kaç ay önce Bursa'da yaşanmıştı benzer bir acı... Yarınlarda başka yenileri yaşanacağı gibi... Tıpkı üç yıl önce aynı ocakta yaşandığı gibi... Bursa'daki olay üzerine yazdıklarımı hatırlıyorum... Eğitim, sorumluluk, vicdan gibi şeyler yazmıştım galiba... Ama hiç biri yeterli olmuyor sanki... Bu ocakta daha yenilerde denetim de yapılmış, erken uyarı sistemi de kurulmuş... İşletme sahibini görüyorum televizyonlarda, "örnek bir tesis kurduğumuzu sanıyordum" diyor... Ne kadar samimi bilemiyorum... Ama bildiğim bir şey var... Ülkemi biliyorum... İnsanlarımı biliyorum...
Evet, kömür işi tehlikeli bir iştir... Sorumluluk ister, ciddiyet ister... En ufak bir ihmal veya vurdumduymazlık kaldırmaz... Hataya yer yoktur bu sektörde... Makinalara ve cihazlara bir noktaya kadar güvenebilirsiniz... Ama iş insanda biter... Evet insanda... Peki ister işletme sahibi olsun, isterse çalışan işçi... Yurdum inanında var mı bu ciddiyet? Hiç sanmıyorum ben... O erken uyarı sistemi olur olmadık yerde günde en az yirmi kez ötüyordur... Tınmıyordur hiç kimsecikler... Aynen bizim katın yangın alarmı gibi... Her gün her vesileyle öter durur ama tınmaz hiç kimse... Daha öncekiler gibi "öylesine ötmüştür" der geçer herkes... Bir gün gerçek bir yangın olsa ölüp gideceğiz anlayacağınız... Halbuki bu uyarı sistemleri ötünce sorgulamamak gerekir... Niye ötüyor diye sormamak gerekir... Derhal kendini dışarı atmak gerekir... Vurdumduymazların da zorla dışarı çıkarılmasını sağlayacak mekanizmaların düşünülmesi gerekir... Böylemidir peki? Geçiniz, hiç sanmıyorum... Tanıyorum yurdum insanını çünkü... Riski sever insanım... Risk, yüksek getiri demektir aynı zamanda... İyidir yani... Ama bu risk farklıdır... Getirisi yoktur bu riskin... Gariban riskidir bu... Soros riski değil yani...
Peki ders alınacak mı? Hiç sanmıyorum, imkansız bu... Kısa vadede eğitimle falan olacak bir iş değil bu... Genimize işlemiş olan yersiz risk almayla ilgili bir şey bu... Kaskosuz, sigortasız trafikte serseri mayın gibi dolaşan binlerce sorumsuzdan pek farklı bir şey değil bu... En azından büyük faktör bu... Bu gün başlasan, bir iki nesil gerekir bazı şeylerin değişmesi için... Zor bir iş yani...
Zaten kanıksamış da herkes... Baksana pek haber konusu bile olmadı... CNN International'da flash haber olarak geçerken, bizim kanallarda onbeş orgeneral ve oramiralin balyoz operasyonunda ortaya çıkan "ciddi durumu" değerlendirmek üzere toplandığı tartışılıp duruyordu... Ne diyeyim, böyle işte...
Pek bir anlamı olmasa da rahmet diliyorum canını kaybedenlere... Ölenlerin dullarına, yetimlerine de Allah'tan sabır diliyorum... Elimden geleni bu kadar maalesef... Allah bir daha başka acılar yaşatmasın insanımıza...
Daha bir kaç ay önce Bursa'da yaşanmıştı benzer bir acı... Yarınlarda başka yenileri yaşanacağı gibi... Tıpkı üç yıl önce aynı ocakta yaşandığı gibi... Bursa'daki olay üzerine yazdıklarımı hatırlıyorum... Eğitim, sorumluluk, vicdan gibi şeyler yazmıştım galiba... Ama hiç biri yeterli olmuyor sanki... Bu ocakta daha yenilerde denetim de yapılmış, erken uyarı sistemi de kurulmuş... İşletme sahibini görüyorum televizyonlarda, "örnek bir tesis kurduğumuzu sanıyordum" diyor... Ne kadar samimi bilemiyorum... Ama bildiğim bir şey var... Ülkemi biliyorum... İnsanlarımı biliyorum...
Evet, kömür işi tehlikeli bir iştir... Sorumluluk ister, ciddiyet ister... En ufak bir ihmal veya vurdumduymazlık kaldırmaz... Hataya yer yoktur bu sektörde... Makinalara ve cihazlara bir noktaya kadar güvenebilirsiniz... Ama iş insanda biter... Evet insanda... Peki ister işletme sahibi olsun, isterse çalışan işçi... Yurdum inanında var mı bu ciddiyet? Hiç sanmıyorum ben... O erken uyarı sistemi olur olmadık yerde günde en az yirmi kez ötüyordur... Tınmıyordur hiç kimsecikler... Aynen bizim katın yangın alarmı gibi... Her gün her vesileyle öter durur ama tınmaz hiç kimse... Daha öncekiler gibi "öylesine ötmüştür" der geçer herkes... Bir gün gerçek bir yangın olsa ölüp gideceğiz anlayacağınız... Halbuki bu uyarı sistemleri ötünce sorgulamamak gerekir... Niye ötüyor diye sormamak gerekir... Derhal kendini dışarı atmak gerekir... Vurdumduymazların da zorla dışarı çıkarılmasını sağlayacak mekanizmaların düşünülmesi gerekir... Böylemidir peki? Geçiniz, hiç sanmıyorum... Tanıyorum yurdum insanını çünkü... Riski sever insanım... Risk, yüksek getiri demektir aynı zamanda... İyidir yani... Ama bu risk farklıdır... Getirisi yoktur bu riskin... Gariban riskidir bu... Soros riski değil yani...
Peki ders alınacak mı? Hiç sanmıyorum, imkansız bu... Kısa vadede eğitimle falan olacak bir iş değil bu... Genimize işlemiş olan yersiz risk almayla ilgili bir şey bu... Kaskosuz, sigortasız trafikte serseri mayın gibi dolaşan binlerce sorumsuzdan pek farklı bir şey değil bu... En azından büyük faktör bu... Bu gün başlasan, bir iki nesil gerekir bazı şeylerin değişmesi için... Zor bir iş yani...
Zaten kanıksamış da herkes... Baksana pek haber konusu bile olmadı... CNN International'da flash haber olarak geçerken, bizim kanallarda onbeş orgeneral ve oramiralin balyoz operasyonunda ortaya çıkan "ciddi durumu" değerlendirmek üzere toplandığı tartışılıp duruyordu... Ne diyeyim, böyle işte...
Pek bir anlamı olmasa da rahmet diliyorum canını kaybedenlere... Ölenlerin dullarına, yetimlerine de Allah'tan sabır diliyorum... Elimden geleni bu kadar maalesef... Allah bir daha başka acılar yaşatmasın insanımıza...
22 Şubat 2010 Pazartesi
Uzaktan sevmek...
"Her şey olduğu gibi kalsın istiyorum. Ben hep bir sıfır mağlup olayım; sen hep uzak bir hayalden ibaret. Sen olduğun gibi kal. Ulaşılmaz. Dokunulmaz. Koklanılmaz. Ben olduğum gibi. Dünya olduğu gibi...
Ruhunun en çirkef, suretinin en çirkin, zihninin en çiğ hallerini biliyorum; hiçbirini gözlerimle görmemiş olsam da. Ne bir mükafat verdin bana ne bir ceza. Ama cennetini de biliyorum, cehennemini de..."
Ruhunun en çirkef, suretinin en çirkin, zihninin en çiğ hallerini biliyorum; hiçbirini gözlerimle görmemiş olsam da. Ne bir mükafat verdin bana ne bir ceza. Ama cennetini de biliyorum, cehennemini de..."
Evet, bu satırlar Elif Şafak'a ait... Severek okuduğum bir yazar Elif Şafak... O'nunla dalar giderim başka dünyalara ben... Romanlarındaki duygu atmosferi ufalar, benliğime hapseder beni... Ayıldığımda ılık bir sam yelinde savrulan kuru bir yaprak olarak bulurum kendimi...
Devam edelim Elif Şafak'la...
"Uzaktan sevmek daha güzeldir bazen. Ne incitir, ne acıtır. Ne yaralar ne kanatır. Gözlerinle görmediğin ama sesini duyduğun, varlığıyla huzur bulduğun bir denizin yakınında yürümek gibidir böyle sevmek... Uzaktan sevmek en güzelidir bazen..."
Yüreğine sağlık Elif Şafak...
19 Şubat 2010 Cuma
Bana ne...
Bir kaç gündür Erzincan-Erzurum ekseninde yaşanan yargı maskaralığıyla ilgili bir şeyler yazacaktım... Yazmamaya karar verdim... Bana ne, ne yaparsanız yapın... İster dövüşün, isterse sevişin... Umurumda bile değil... Çimler ezilmiş zaten; üstündeki filler tepişse ne olur, sevişse ne olur... Bana ne ki... Efendim HSYK şöyle karar almış, böyle karar almış... Savcıların özel yetkileri kaldırılmış... Danıştay ve yargıtaydaki üst düzey zevat destek ziyareti yapıyormuş... Başsavcı Abdurrahmen bey yeni kapatma davası açmak için kolları sıvamış... Hükümetten sert açıklama gelmiş... Valla umurumda değil... Dileyen dilediğini yapabilir... Meydan sizin... Ben kendi derdimdeyim... Geçim derdinde yani...
Tanırım sizi... Bu gün dövüşürsünüz, yarın kol kola olursunuz... İyi tiyatro oynarsınız... Zaten oyun kaabiliyetiniz olmasa gelebilecek miydiniz oralara... Tek sermayeniz "rolünü iyi oynamak" değil mi sizin... Biriniz rejim bekçiliği yaparak doyuma ulaşıyor, diğeriniz "kafasına vurulan çocuk" rolünü oynayarak oyu devşiriyor... Keyfiniz yerinde yani... Başarılar size... Beni bana bırakın lütfen... Benim meşgalem bana yeter...
Tanırım sizi... Bu gün dövüşürsünüz, yarın kol kola olursunuz... İyi tiyatro oynarsınız... Zaten oyun kaabiliyetiniz olmasa gelebilecek miydiniz oralara... Tek sermayeniz "rolünü iyi oynamak" değil mi sizin... Biriniz rejim bekçiliği yaparak doyuma ulaşıyor, diğeriniz "kafasına vurulan çocuk" rolünü oynayarak oyu devşiriyor... Keyfiniz yerinde yani... Başarılar size... Beni bana bırakın lütfen... Benim meşgalem bana yeter...
17 Şubat 2010 Çarşamba
Müfettişler...
Aslında genelleme yapmayı sevmem... Bir meslek gurubunu, bir zümreyi topluca ıskartaya çıkarmak pek uymaz bana... Ama yine de kendimi alamadım bak... Bir meslek gurubuna, müfettişlere çatmaya karar verdim... Geçenlerde blog arkadaşlarımdan biri yakınıyordu bu müfettiş tayfasından... "Beni bilmeden, tanımadan, yarım saatlik gözlemiyle beni değerlendiriyor, bana not veriyor aklınca" diyerek isyanını dile getiriyordu... Dahası öğrencilerinin önünde "dinle beni" diye yediği azar da cabası... Esasen eşim ve yakın çevremdeki onca insan öğretmen olduğu için, benzer serzenişleri çok dinlemişimdir daha önceleri...
Ülkemizde sayıları çok fazladır bu zümrenin nedense... Her bakanlıkta, her kurumda mutlaka bulunur bu ayrıcalıklı sınıf... En iyi odalarda otururlar, en çok ücreti alırlar hep... Yemekhanede bile özel bir masa ayrılmıştır onlara... Diğer personelin arasına karışsalar olmaz... Mazallah avamlaşırlar, sıradanlaşırlar... Hesap vermezler, hesap sorarlar hep... Taşın altına hiç sokmazlar ellerini... Pusuda beklerler her daim... Ufak bir hatanızı yakalamaya görmesinler, çuvallanırlar hemen üzerinize... Her şeyi de bilirler maşallah... Ya da bildiğini sanırlar... Nasıl olsa kimse "öyle değil, yanlış biliyorsunuz" diyemez onlara... Öyle rahat da duramazsınız karşılarında... Saygının en büyüğünü göstermeniz gerekir bu büyüklere... Önünüzü ilikleyeceksiniz, dik duracaksınız, gözünün içine bakacaksınız, çok konuşmayacaksınız, sormazsa cevap vermeyeceksiniz, içinde bol "efendim" geçen kısa cümlelerle konuşacaksınız, vs... Boru değil, müfettiş karşınızdaki...
Bir arkadaşım şubesindeki müfettişlerden bahsederken "tuzluk gibi bunlar sanki" demişti... Ne sebeple bu benzetmeyi yapmıştı bilemiyorum ama haksız da sayılmaz yani... Pek bir kasıntı oluyor bu müfettiş milleti nedense... Giyimleri, kuşamları, tarzları, traşları vs hep aynı oluyor nedense... Aynı tornadan çıkmış gibi... Tepeden baka baka boyları uzuyor sanki... Normallikten uzaklaşıyorlar... Empati denen şey akıllarına bile gelmiyordur sanırım... Nasıl olsa yaratılıştan farklı bunlar... Hesap soranlar ve hesap verenler şeklindeki yapılanmanın şanslı tarafındalar nasıl olsa... Karşısındakinin onurunu, gururunu, kişilik haklarını bıraktım bir kenera... Acaba düşünmüş müdür hiç karşısındakinin daha bilgili, daha rasyonel olabileceğini? Sanmıyorum hiç... Bu kişilikteki biri barınamıyordur bile o kulüpte...
Ne olur yani karışsan aralarına... Hal hatır sorsan... Biliyorsan yol yordam göstersen... Küçük de olsa bir kompliman yapsan... Gönül alsan... Morartmasan, moral versen... Motive etsen... Zoraki saygı beklemeyip, saygıdeğer olsan... Unvanının gücünü kullanmayıp, unvanına değer katsan... Sen de hesap versen... Kendini sorgulasan... Sen de teftiş istesen... Hata yaparsan, gönüllü olarak mühür bıraksan... Çok mu zor bunlar acaba? Bilmiyorum, bilemiyorum...
Başta da belirttiğim gibi genelleme yapmayı sevmem aslında... Aralarında beklentilerimin bile ötesinde iyileri vardır muhakkak... Ama satırlara döktüğüm bu gözlemler de boşuna oluşmuyor... Demek ki bir arıza var ortada...
Daha bilgili, daha donanımlı, daha duyarlı, daha rasyonel bir müfettiş özlemimle sevgilerimi sunuyorum...
Ülkemizde sayıları çok fazladır bu zümrenin nedense... Her bakanlıkta, her kurumda mutlaka bulunur bu ayrıcalıklı sınıf... En iyi odalarda otururlar, en çok ücreti alırlar hep... Yemekhanede bile özel bir masa ayrılmıştır onlara... Diğer personelin arasına karışsalar olmaz... Mazallah avamlaşırlar, sıradanlaşırlar... Hesap vermezler, hesap sorarlar hep... Taşın altına hiç sokmazlar ellerini... Pusuda beklerler her daim... Ufak bir hatanızı yakalamaya görmesinler, çuvallanırlar hemen üzerinize... Her şeyi de bilirler maşallah... Ya da bildiğini sanırlar... Nasıl olsa kimse "öyle değil, yanlış biliyorsunuz" diyemez onlara... Öyle rahat da duramazsınız karşılarında... Saygının en büyüğünü göstermeniz gerekir bu büyüklere... Önünüzü ilikleyeceksiniz, dik duracaksınız, gözünün içine bakacaksınız, çok konuşmayacaksınız, sormazsa cevap vermeyeceksiniz, içinde bol "efendim" geçen kısa cümlelerle konuşacaksınız, vs... Boru değil, müfettiş karşınızdaki...
Bir arkadaşım şubesindeki müfettişlerden bahsederken "tuzluk gibi bunlar sanki" demişti... Ne sebeple bu benzetmeyi yapmıştı bilemiyorum ama haksız da sayılmaz yani... Pek bir kasıntı oluyor bu müfettiş milleti nedense... Giyimleri, kuşamları, tarzları, traşları vs hep aynı oluyor nedense... Aynı tornadan çıkmış gibi... Tepeden baka baka boyları uzuyor sanki... Normallikten uzaklaşıyorlar... Empati denen şey akıllarına bile gelmiyordur sanırım... Nasıl olsa yaratılıştan farklı bunlar... Hesap soranlar ve hesap verenler şeklindeki yapılanmanın şanslı tarafındalar nasıl olsa... Karşısındakinin onurunu, gururunu, kişilik haklarını bıraktım bir kenera... Acaba düşünmüş müdür hiç karşısındakinin daha bilgili, daha rasyonel olabileceğini? Sanmıyorum hiç... Bu kişilikteki biri barınamıyordur bile o kulüpte...
Ne olur yani karışsan aralarına... Hal hatır sorsan... Biliyorsan yol yordam göstersen... Küçük de olsa bir kompliman yapsan... Gönül alsan... Morartmasan, moral versen... Motive etsen... Zoraki saygı beklemeyip, saygıdeğer olsan... Unvanının gücünü kullanmayıp, unvanına değer katsan... Sen de hesap versen... Kendini sorgulasan... Sen de teftiş istesen... Hata yaparsan, gönüllü olarak mühür bıraksan... Çok mu zor bunlar acaba? Bilmiyorum, bilemiyorum...
Başta da belirttiğim gibi genelleme yapmayı sevmem aslında... Aralarında beklentilerimin bile ötesinde iyileri vardır muhakkak... Ama satırlara döktüğüm bu gözlemler de boşuna oluşmuyor... Demek ki bir arıza var ortada...
Daha bilgili, daha donanımlı, daha duyarlı, daha rasyonel bir müfettiş özlemimle sevgilerimi sunuyorum...
16 Şubat 2010 Salı
Mim furyasında ben...
Sevgili Nurdan mimlemiş beni... Yedi maddede kim olduğumu yazacakmışım galiba... Aslında sevmem cümlelere, kelimelere hapsetmeyi kendimi ama... Ne yapacaksın, istemiş arkadaşımız... Yazacağız artık bir şeyler...
Kalıplar sıkar beni... Hep asi bir çocuk barınır içimde... Bak şimdi de öyle oldu işte... Nurdan yedi madde demiş ya... Hayır diyor içimden bir ses... Maddelere hapsetme kendini diyor... Gerekirse bir madde yaz, yetmezse bin... Evet, içimdeki sesi dinliyorum yine... Madde sayısına takılmayacağım yani...
Peki kimim ben? Bilmiyorum desem, inandırıcı gelmez sanırım... Ama gerçekten bilmiyorum... Hancı mıyım, yolcu muyum ona bile karar veremedim henüz... "Bildiğim tek şey, hiç bir şey bilmediğim" desem, bu da çok felsefi olur... Oysa felsefeci de değilim ben...
Aslında buldum galiba... İnsanım ben... Evet, evet insanım... "Sıktın ama" demeyin lütfen, gerçekten insanım... Bir o kadar saf, bir o kadar yalın... Bir o kadar da yalnız bir insan... Onca kalabalığın arasında yapa yalnız bir insan... Zarar vermeyen, zarar verirler diye her daim kendini sakınan zavallı bir insan... Bazen akıntıya karşı kürek çeken, bazen de azgın sulara kendini bırakıveren bir insan...
"Ne kadar tanrı olmaya çalışırsan tanrıdan o kadar uzaklaşırsın, ne kadar insan olmaya çalışırsan tanrıya o kadar yaklaşırsın" gibilerinden bir söz okumuştum bir yerlerde... Evet tanrı yolunda bir yolcuyum ben... Bazen bir çağlayan olup coşarım, bazen de müşfik bir çınar olup aşıklara koynumu açarım... Gün olur boynu bükük bir papatya olurum, gün olur haylaz bir ceylan yavrusu... Böyleyim işte ben... İnsan olmak isteyen bir insan...
Sevgilerimle...
Kalıplar sıkar beni... Hep asi bir çocuk barınır içimde... Bak şimdi de öyle oldu işte... Nurdan yedi madde demiş ya... Hayır diyor içimden bir ses... Maddelere hapsetme kendini diyor... Gerekirse bir madde yaz, yetmezse bin... Evet, içimdeki sesi dinliyorum yine... Madde sayısına takılmayacağım yani...
Peki kimim ben? Bilmiyorum desem, inandırıcı gelmez sanırım... Ama gerçekten bilmiyorum... Hancı mıyım, yolcu muyum ona bile karar veremedim henüz... "Bildiğim tek şey, hiç bir şey bilmediğim" desem, bu da çok felsefi olur... Oysa felsefeci de değilim ben...
Aslında buldum galiba... İnsanım ben... Evet, evet insanım... "Sıktın ama" demeyin lütfen, gerçekten insanım... Bir o kadar saf, bir o kadar yalın... Bir o kadar da yalnız bir insan... Onca kalabalığın arasında yapa yalnız bir insan... Zarar vermeyen, zarar verirler diye her daim kendini sakınan zavallı bir insan... Bazen akıntıya karşı kürek çeken, bazen de azgın sulara kendini bırakıveren bir insan...
"Ne kadar tanrı olmaya çalışırsan tanrıdan o kadar uzaklaşırsın, ne kadar insan olmaya çalışırsan tanrıya o kadar yaklaşırsın" gibilerinden bir söz okumuştum bir yerlerde... Evet tanrı yolunda bir yolcuyum ben... Bazen bir çağlayan olup coşarım, bazen de müşfik bir çınar olup aşıklara koynumu açarım... Gün olur boynu bükük bir papatya olurum, gün olur haylaz bir ceylan yavrusu... Böyleyim işte ben... İnsan olmak isteyen bir insan...
Sevgilerimle...
15 Şubat 2010 Pazartesi
Bir dramın düşündürdükleri...
Bazen "fazla mı duyarlıyım?" diye kendi kendime sorarım... İzlediğim, okuduğum her haberin bir izi kalır yüreğimde... Bazısı acıtır, bazısı mutluluk hormonu olup akar içime... Bazısı da kahreder... Bu haber de kahretti yine beni... İlk duyduğumda pek oralı olmamıştım... Amma gururlu insanlarmış bu asker milleti deyip burun kıvırmıştım... Ufak bir olaya adın karıştı diye hemen intihara mı kalkışılır diye de söylenmiştim kendi kendime... Şu son albay intiharından bahsediyorum... Özellikle isim yazmıyorum... Çünkü acılı ailenin isimleri daha fazla afişe olsun istemiyorum...
Olay tam bir cinayet bana göre... Bilerek, isteyerek, planlayarak birinin ölümüne sebebiyet vermek... Bir albayın eşi ile ilgili bir takım görüntüleri internete koymuşlar, bu kadının başka bir askerle gönül ilişkisi olduğunu ima etmişler... Olay gerçek veya değil... Ne önemi var ki... Hem kime ne başkasının yaşantısından... Kim yapmış olabilir bu alçaklığı peki? Kim yapacak, hasta ruhlu birileri işte... Aramızda sürüsüyle dolaşan yaratıklardan biri... Amacı nedir peki? Ne olacak ki... Ya kişisel bir hesap, rahmetli albayın önünü kesip kendi önünü açma düşüncesi... Ya da daha basit bir şey, zevk olsun diye... Amaçsızca yani... Olur mu? Niye olmasın ki... Her gün gazetelerin üçüncü sayfalarında az mı okuyoruz bu türden haberleri... Bir hiç uğruna işlenen onca cinayeti...
Peki sonuç ne? Olayın ağırlığına dayanamayıp canına kıymış bir insan... Perişan bir eş ve oğlu... Esasen bu satırları kaleme almamın sebebi, çaresiz eşin durumu... Albayla sorunu olanlar nedense albayın kendisi ile hesaplaşma yoluna gitmemiş, eşi üzerinden ona vurma kolaycılığına kaçmışlar... Albayla olan sorunları eşini niye ilgilendirsin ki... Şimdi bu kadıncağız ne yapsın? Eşinin ölümünde vicdani sorumluluk çoktan onun sırtına yüklendi bile... Onun yaşantısı nedeniyle bu olayın olduğu hususunda herkes hemfikir... Asıl suçlular, yani kahpe caniler aradan sıyrılıp gittiler... Bu kadıncağız bundan sonra oğluna bile olayı tam olarak anlatamaz... Zaten cenazedeki bir çelenkte yazılı olanlar her şeyi fazlasıyla anlatıyor... Çelenkte "ailesi" demiyor; "annesi, babası, kardeşi ve oğlu" diyor... Anne, aile albümünden çoktan silinmiş belli ki...
Bu olay üzerine uzun uzun düşündüm... İnsan vicdansızlaşmaya görmesin, nelere tevessül etmiyor ki... Bu veya benzer bir olayın kendi başıma gelmiş olmasını tahayyül ettim... Allah göstermesin... Düşüncesi bile altından kalkılacak gibi değil... Allah bu kadının yardımcısı olsun... Olabilecek en kahpe saldırıya maruz kalmış, yine olabilecek en acı sonuçla yüzleşmiş... Yüzleşiyor... Diyecek fazla söz bulamıyorum...
Ha bir de bu kahpeliği yapanları düşünüyorum... Düşünmüyorum aslında... Değmez...
Olay tam bir cinayet bana göre... Bilerek, isteyerek, planlayarak birinin ölümüne sebebiyet vermek... Bir albayın eşi ile ilgili bir takım görüntüleri internete koymuşlar, bu kadının başka bir askerle gönül ilişkisi olduğunu ima etmişler... Olay gerçek veya değil... Ne önemi var ki... Hem kime ne başkasının yaşantısından... Kim yapmış olabilir bu alçaklığı peki? Kim yapacak, hasta ruhlu birileri işte... Aramızda sürüsüyle dolaşan yaratıklardan biri... Amacı nedir peki? Ne olacak ki... Ya kişisel bir hesap, rahmetli albayın önünü kesip kendi önünü açma düşüncesi... Ya da daha basit bir şey, zevk olsun diye... Amaçsızca yani... Olur mu? Niye olmasın ki... Her gün gazetelerin üçüncü sayfalarında az mı okuyoruz bu türden haberleri... Bir hiç uğruna işlenen onca cinayeti...
Peki sonuç ne? Olayın ağırlığına dayanamayıp canına kıymış bir insan... Perişan bir eş ve oğlu... Esasen bu satırları kaleme almamın sebebi, çaresiz eşin durumu... Albayla sorunu olanlar nedense albayın kendisi ile hesaplaşma yoluna gitmemiş, eşi üzerinden ona vurma kolaycılığına kaçmışlar... Albayla olan sorunları eşini niye ilgilendirsin ki... Şimdi bu kadıncağız ne yapsın? Eşinin ölümünde vicdani sorumluluk çoktan onun sırtına yüklendi bile... Onun yaşantısı nedeniyle bu olayın olduğu hususunda herkes hemfikir... Asıl suçlular, yani kahpe caniler aradan sıyrılıp gittiler... Bu kadıncağız bundan sonra oğluna bile olayı tam olarak anlatamaz... Zaten cenazedeki bir çelenkte yazılı olanlar her şeyi fazlasıyla anlatıyor... Çelenkte "ailesi" demiyor; "annesi, babası, kardeşi ve oğlu" diyor... Anne, aile albümünden çoktan silinmiş belli ki...
Bu olay üzerine uzun uzun düşündüm... İnsan vicdansızlaşmaya görmesin, nelere tevessül etmiyor ki... Bu veya benzer bir olayın kendi başıma gelmiş olmasını tahayyül ettim... Allah göstermesin... Düşüncesi bile altından kalkılacak gibi değil... Allah bu kadının yardımcısı olsun... Olabilecek en kahpe saldırıya maruz kalmış, yine olabilecek en acı sonuçla yüzleşmiş... Yüzleşiyor... Diyecek fazla söz bulamıyorum...
Ha bir de bu kahpeliği yapanları düşünüyorum... Düşünmüyorum aslında... Değmez...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
