28 Ocak 2010 Perşembe

Nihayet kar...


Evet, nihayet geldi kar Ankara'ya... Her taraf bembeyaz... Tam da istediğim gibi... Her türlü kirliliğin, çirkinliğin üstü beyaz bir örtüyle kaplandı kısa süreliğine de olsa... Bu yıl nedense çok nazlandı kar... Gelmesi Ocak sonunu buldu bak... Tadını çıkarmalıyım bu tablonun... Sabahleyin kısa bir yürüyüş yaptım bile... Bu defa soğuk bir havada geldi kar... Yürümek biraz tatsız oluyor o nedenle... Ama olsun... Şikayetçi değilim... Yeterki yağsın o... Yeterki değişmesin, şaşmasın mevsimler... Eskilere, geçmişe özlem duydurmasın bize...

Evet böyleyim işte ben... Hiç büyümeyen koca bir çocuk... Bak küçük bir kar yağdı, sevindirik oluverdim yine...

26 Ocak 2010 Salı

Mumcu...

Hiç unutmam 93 yılının 24 Ocak'ıydı... Özel bir durumum dolayısıyla Çanakkale'de bulunuyordum... O gün Ankara'ya dönmem gerekiyordu... Geçen dört ayın ardından Ankara'yı da çok özlemiştim hani... Sabahın köründe bir pastaneye oturmuş, televizyona karşı sıcak çayımı yudumluyordum... Sanırım terminale yakın bir yerdi... Bir iki saat sonra da otobüsüm kalkacaktı zaten... Birden televizyonda son dakika haberleri geçmeye başladı... Evet, Uğur Mumcu öldürülmüştü... Hem de kalleşçe...

Çayımı yudumlamakta zorlandığımı hissettim... Kendi kendime "bu güneymiş demek ki" dediğimi hatırlıyorum... Acı haberi hiç garipsemedim... Beklediğim bir haberdi sanki... Sıranın Mumcu'ya da geleceği, acı bir gerçek olarak hissiyat dünyamda hep yer almıştı... İçimden ruhuna bir fatiha okuyarak terminalin yolunu tuttum... Oradan da Ankara... Kare haberin geldiği yere... Hep düşünmüşümdür "niye" diye... Bu kadar kolay mı bir çınarı devirivermek... Bir değeri silip atmak... Aslında beklediğim bir cevap da yok hani... Cevaplar kelimelere dökülmese de yeterince var bende... Ama çözemediğim şey, olayın vicdani boyutu... Amacınız her neyse, bendeki veya bir diğeri, öldürmeden ulaşılamaz mı? Nasıl kıyarsınız cana? Bu kadar basit mi dullar, yetimler, gözü yaşlılar bırakmak arkada? Yoksa sizinle aynı dünyada yaşamıyor muyuz? Nasıl bu kadar farklı olabiliriz? Belki de boşuna sualler bunlar...

İç dünyamda izleri çoktur Mumcu'nun... Hani yazılarını çok okuduğumdan da değil... Ama kendiliğinden oluşmuş bir bağ vardı sanki aramızda... Gitti artık... Bütün iyiler gibi erken gitti... Allah'tan rahmet diliyorum Mumcu'ya...

25 Ocak 2010 Pazartesi

Hasretiz kara bu yıl...


Kara hasret kaldı Ankara bu yıl... Beyaz örtüyle buluşamadı kara topak... Ocak ayı da bitti işte... Yok, kar yok bu yıl... Etraftaki yüksek tepelerde belirdi ama nazlanıyor aşağıya inmek için... Kafa tutuyor belki de... Hoyratça tahrip ettiğimiz çevrenin ahı tuttu sanki... Hasretiz ona biz... Çoluk çocuk gözlüyoruz yolunu... Diz boyu yağdığı günlerin anısıyla...

Bekliyoruz dört gözle... Uçsuz bucaksız beyaza yelken açmak için... Derin bir nefes almak için... Hadi bekletme, gel artık... Bütün saflığınla... Serpiliver üstümüze...

22 Ocak 2010 Cuma

Karne...



Bu gün karne günü... Karne günlerini çok severdim öğrenciliğimde... Sanki iple çekerdim hep... Hani çok çalışkan bir öğrenci olduğumdan değil de... Sınav stresinin sona ermesinden daha çok... Bir de "kavuşma" demekti benim için karne günleri... Öğrenciliğimin çoğu yatılı okullarda geçti... Ailemden uzaklarda... Bayramda, seyranda giderdim ailemin yanına ama çok kısa gelirdi üç beş günlük tatiller... Sömestre tatili ve yaz tatili bir başka olurdu onun için... Doya doya hasret giderirdim memleketimde... Hele bir de karnem iyiyse, değmeyin keyfime...

Karne günlerinin bu yönü tarih oldu artık benim için... Karne marne soran yok artık bana... Böyle dediğime bakmayın siz... Geçen yıl babam birden "sen doktora mı neyim bişeyler yapıyordun, ne oldu o iş" demez mi... Nerdeyse ben bile unutmuş gitmişim bu doktora mevzuunu, ama babalık hali olsa gerek O unutmamış meğer... O iş kaldı gitti diyemedim tabi ki... Önemsemiyor bir edayla "devam edip gidiyor işte" deyip kapattım konuyu... Her neyse dağıttık yine mevzuyu... Dönelim biz yine karne gününe...

Evet bu gün karne günü... Kızımız ve oğlumuz karne alıyor bu gün... Gerçi karne günlerinin de bir heyecanı kalmadı sayılır artık... E-karne diye bir şey icadetmişler... Önceden internet üzerinden görebiliyorsunuz çocuğunuzun karnesini... Kızımızın karnesi gayet güzel de, oğlumuz ilk kez 4'le tanıştırıyor bizi bu yıl... Matematik ve Türkçe 4 geliyor bu dönem... Bu iki dersi çok önemsiyor olmama rağmen durum bu maalesef... İkinci dönem daha farklı stratejiler izleyeceğiz artık... Gerçi günümüz çocuklarının karne gününden anladığı; daha çok bilgisayar oyunu, daha çok play station... Hayırlısı diyelim...

Bu vesileyle okul çağında çocuğu olan arkadaşlarımın karne gününü kutluyorum... Gerçi olaya birazcık bayram/kandil gibi bir anlam yüklemiş oldum ama... Her neyse işte... İnşallah emeklerinizin karşılığı karnelere yansımıştır... Ama sonuç ne olursa olsun, onlar bizim çocuğumuz... Sevmeye devam edeceğiz onları... Pes etmeden, ümidimizi kaybetmeden... Öpüyorum onların hepsini...

21 Ocak 2010 Perşembe

Tekel işçileri...

Duygusalımdır ben... Günlerdir feryatlarını başbakana duyurmaya çalışan Tekel işçilerinden bir kare görsem televizyon kanallarında, gözlerimden süzülüverir bir kaç damla yaş... Kaşlarından, gözlerinden, tenlerinden anlarım ben onları... Hele dudaklarından dökülüveren bir kaç kelime söz, hemen ele verir saflıklarını... Hükmümü verdim mi bir kez, art niyet aramam artık... Yan gelip yatıyorlarmış da, aylık 40 trilyon havadan para ödeniyormuş da daha neler neler... İşlemez bana... Yan gelip yatıyor mu? Yatırma kardeşim, çalıştır... Fabrikalarını satarken onlara mı danışmıştın...

Bu gün Kızılay'dan geçtim... Gelmişken 5-10 dakika aralarına karışıvereyim bu garibanların dedim... Sakarya caddesinde naylondan izbe çadırlar yapmışlar... Hava soğuk, çöp kutusundan sobalar yapmışlar ısınmak için... Yüzlerinde kesif bir umutsuzluk hali hakim... Ama kararlılar... Zaten kaybedecek fazla da bir şeyleri yok sayılır... 4/C kapsamında teklif edilen maaş 700 TL gibi bir şeymiş... Uzun uzun baktım onlara... Yüzlerine yansıyan acıyı, kızgınlığı, öfkeyi yakından izledim... Evde ekmek bekleyen çoluğunu çocuğunu, günün bu saatinde hissedilen bu soğuk havanın gece nasıl olabileceğini düşündüm... Evet düşündüm ve üzüldüm... Empati yapmaya çalıştım... Gece ayazında bu naylon çadırlarda uyumaya çalışmanın nasıl bir şey olabileceğini anlamaya çalıştım...

Konunun detayını çok fazla bilmiyorum ama... Nihayetinde olay bir hak arama olayı... Kazanılmış bir hakkın korunmak istenmesi olayı... Hangimiz itiraz etmeyiz 2.100 TL maaşımızın 700 TL'ye indirilmek istenmesine... Olay en yalın haliyle budur... Gerisi teferruattır...

Bu insanlara kulak vermeliyiz diye düşünüyorum... Destek olmalıyız bu insanlara... En azından manevi desteğimizi esirgememeliyiz onlardan...

20 Ocak 2010 Çarşamba

Haiti...


Haberlerde 7 şiddetinde bir deprem olduğunu ve onbinlerce insanın öldüğünü duyunca, "öldü yine garibanlar" dedi içimden bir ses... Depremler dünyanın her yerinde oluyor da... Fakir ve geri kalmış toplumlarda büyük ölümlerle sonuçlanıyor her nedense... Bu kez de öyle oldu... Haiti denen belki de dünyanın en fakir, en çilekeş toplumunu vurdu deprem... Aynen 1999 yılında bizi vurduğu gibi... Sonuç, büyük bir yıkım ve 200 bine yakın ölüm... En fakirinden, en garibanından, en sahipsizinden 200 bin ölü... Esasen sıradan bir hadise... Sonuç doğurucu bir olay değil yani... Zira, yaşarken de ölüydü bu insanlar... Aç, susuz, sefil ve beklentisiz... Ölümleri biraz öne alınmış oldu o kadar...

Peki, dünya ne yapıyor bu trajedi karşısında... Dünya dedim ya, belki de moda tabiriyle uluslararası toplum demeliydim... Ne yapacaklar... Kuru bir ah vah ve biraz battaniye, un, makarna vs. gönderildi, o kadar. Artık vicdanlar rahat, işlem tamam... Eğer zengin bir toplumda olsaydı bu deprem, bu kadar ölümcül bir tablo olmamasına rağmen bütün dünya seferber olurdu... Herkes gösteriş derdine düşerdi... Ne kadar yardımsever, ne kadar insancıl olduğunu gösterme uğruna... Ama felaket fakir bir ülkedeyse, herkes arazi... Ne de olsa yapılacak yardımın bir getirisi yok...

Aklıma geldi... Yıllar önceydi, bir bayram tatili dolayısıyla doğduğum köye gitmiştim... Konu komşu sohbet ederken, uzaktaki caminin minaresinden sela verilmeye başlandı... Küçük bir yerleşim yeri olduğu için herkes "kim öldü acaba" derdine düştü birden... Derken karşımda oturan ve çobanlık yaptığını öğrendiğim 35-40 yaşlarındaki şahıs "öldü yine bir gariban" dedi... Doğal olarak "nereden anladın gariban olduğunu" diye sordular... O da gayet kendinden emin bir şekilde, "selaya baksanıza" dedi ve gözlemini aktardı. Meğer o köyde hali vakti yerinde, köyün ileri gelenlerinden bir ölürse hoca uzun uzun ve yanık bir ses tonuyla sela veriyormuş... Sıradan biri ölürse, selanın süresi ve duygusu da o ölçüde zayıf kalıyormuş... Dinleyenler "valla doğru söylüyorsun" dediler... Duyduklarım beni çok etkilemişti... Dini bir merasim bile statüye göre şekilleniyor bu dünyada... belki de işin doğası gereği... Bilemiyorum... Ama aynen bu gün Haiti'de olduğu gibi... Dünya skalasındaki skoruna göre ilgi görüyorsun, yardım alıyorsun... En zor anında bile...

Esasen Haiti'deki depreme bu kadar duyarlılık göstermemin özel bir nedeni var bende... Daha önceleri Haiti ismini hayal meyal hatırlıyor gibiydim... Ama karşımdaki zenci (ismini hatırlamaya çalıştım ama nafile, unutmuş gitmişim) "Ben Haiti'liyim" deyince, "yaa öyle mi" dedim ama başka da bir şey söyleyemedim nedense... Hani ülkesine karşı ilgimi göstermek için bir şeyler söylemek istedim ama tık yok bende... Şöyle bir yokladım kendimi, beynim Haiti ile ilgili hiç bir veri üretmedi... Dünya coğrafyasındaki yeri, başkenti, nüfusu vs... Yok, yok... Hiç bir bilgi yok... Biraz mahçup oldum tabi... Ama zenci çocuk "bilmemen gayet normal" der gibi bir şeyler söyleyerek beni rahatlatmaya çalıştı... Ve ülkesini anlattı uzun uzun... İlk defa O'ndan dinledim Haiti'nin ne kadar fakir, ne kadar yoksul olduğunu... İşsiz güçsüz milyonlarca insanın kaçak yollardan Amerika'ya sızarak bir yaşam kurma rüyasıyla yaşadığını... Bu uğurda her yıl hatırı sayılır miktarda bir insanın okyanus sularında boğulup öldüğünü... Dinledikçe üzüldüm tabi... Zaten çocuk da çok ezik gözüküyordu... Çocukluğunda gelmiş amerikaya; İngilizcesi, Fransızcası sular seller gibi... Ama geldiği, kimliğini taşıdığı ülkenin yazgısı hiç peşini bırakmamış... Orada bıraktıklarının yaşantısı hep yüreğini sızlatmış belli ki... Bu olay 90'lı yılların sonunda eğitim için gittiğim Amerika'da yaşandı... Bu zenci çocukla iki dönem ders aldım, iyi arkadaş olduk... Ezikliği hiç azalmadı... Ben de fakir bir ülkeden geliyorum dediysem de, "bilirim Türkiye'yi, benzemez Haiti'ye" dedi... Belki de tenimin rengine göre tasnifliyordu beni... Bilmiyorum... Ama ben Haiti'yi bu çocukla tanıdım... Bu çocukla kanım kaynadı Haiti'ye... Belki de bu gün yine bu çocuk için üzülüyorum Haiti'ye... Hah, çocuğun ismini de hatırladım işte: Bryan... Gerçek ismi mi, yoksa Amerika'da kullandığı bir nick miydi bilmiyorum...

Bryan ile Haiti'ye aşina olduktan sonra hep düşünmüşümdür... Amerikanın güneyinde, Miami'ye sadece 60 mil uzaklıkta bir ülke nasıl bu kadar fakir olabilir... Amerika gibi bir ülke, onca zenginliğine rağmen ön bahçesindeki bu sefalete nasıl kayıtsız kalabilir... Bu nasıl bir ruh halidir... 60 mil ötende ortaçağ sefaleti yaşanırken, havyar lokmaları nasıl geçer boğazından... 250 milyonluk nüfusundan Haiti için birer dolar toplasan 250 milyon dolar eder... Bu meblağ bile 10 milyon nüfuslu Haiti'yi ihya etmeye yeter... Bu nasıl bir zenginliktir... Bu nasıl bir insanlıktır... Anlamakta zorlanıyorum... Gerçekten zorlanıyorum...

Acılarım, hüznüm Haiti için... Dualarım da... Geçmiş olsun Haiti...

19 Ocak 2010 Salı

Doktorlar...

Kızımın bu gün Hacettepe'de randevusu vardı... Altı ay önceden kontrol amacıyla alınmış bir randevu... Hem de sabahın 8:30'una... Biraz içim daralarak saat sekiz gibi çıktık yola... Bilen bilir Hacettepe Çocuk çok kalabalık bir hastanedir... Ama sistematik işleyen bir yerdir... Doktorları ve diğer personeli de diğer hastanelere göre oldukça iyidir... Hem uzmanlıkları iyidir, hem de insanlıkları... Ama yine de hastanedir işte... Allah ne düşürsün, ne de yokluğunu göstersin...

Bizim randevumuz nefroloji bölümünden... Yani böbrekle ilgili... Uzun bir geçmişi olan böbrek taşı problemi var kızımın... Ama artık kontrol altında, şükürler olsun Allah'ıma... Yolda dura kalka giderken radyodan bir de ne duyayım... Bu gün doktorlar iş bırakma eylemi yapıyor, aciller dışında hizmet verilmeyecek... Mecliste görüşülmekte olan tam gün yasasını protesto ediyorlarmış... Haydaaaa... Ne yaparsın şimdi... Bizdeki şansa bakın, altı ay önceden alınan randevu boykot gününe denk gelmiş...

Neyse, yapacak bir şey yok... Şansımızı bir deneyelim dedik ve devam ettik yola... İyi ki vazgeçmemişiz, Hacettepe boykota katılmamış çünkü... Bir de boykot var diye gelmeyen hastalar olmuş, işimiz çabucak bitiverdi... İdrar vermedeki geleneksel sorunumuzu saymazsak, her şey yolunda gitti sayılır... Bizdeki şansa bak dedirten "boykot", şansımız oldu anlayacağınız... Sonuçları yarın göstereceğiz, inşallah ondan da bir şey çıkmaz...

Asıl gelmek istediğim konu "tam gün yasası". Bu yasa halen mecliste görüşülüyor... Hükümet kararlı gözüküyor, çıkacak yani... Tam incelemedim ama vatandaş lehine gibi geliyor bana... Bazı tuzu kuru doktorlara zarar vereceği muhakkak da... Sonuçta vatandaş lehine gibi gözüküyor... Naçizane görüşüm, "önce özel muayenehaneye gidip, yüklüce bir para ödedikten sonra hastaneye gelmek" şeklinde özetleyebileceğim mevcut uygulamanın bu ülkeye yakışmadığı yönünde... Ayrıca üniversite hastanelerinde döner sermayeye hatırı sayılır bir para yatırmadan işinizi yaptırmanız oldukça zor... Yeni yasa bu uygulamalara son veriyor gibi... Geçiş döneminde bir takım sorunlar yaşanabilir ama sonuçta vatandaşların lehine olacağı muhakkak... Onun için ben destekliyorum bu yasayı... Hadi hayırlısı...