20 Ocak 2011 Perşembe

Mim'i öldürmek...

“Okuma serüveninizde unutamadığınız, hayatınızın bir dönemine, özellikle de çocukluğunuz ve ilk gençliğinizin hayal dünyasının oluşumuna etki eden yazar kim? Hangi kitabı elinize aldığınızda döner gidersiniz o günlere?”

Kaçmak beyhude… Kurtuluş yok gibi bu mimlerden… Bir mim, iki mim derken sayısını da unuttum artık…

Evet, bu defa talimat Müge'den... Sıkı sıkı tembihlemiş, "mimi bekliyorum ha" diye... Çaresiz cevaplayacağız artık... Daha cevaplanmamış onca mimim varken hem de...

Sıraya uymamış olsak da, bir yerinden başlamak en iyisi galiba...

Müge arkadaşımızı tanımayanınız yoktur herhalde... Blog âleminde yolumun kesiştiği ilk gönül dostlarımdandır kendileri... Edebi ve sanatsal yönü oldukça zengin olan diş hekimi arkadaşımız... Fırçalar işe yaramış olacak ki, “dişçi” demez oldum bak… Kalemi güçlü arkadaşlarım alınmasın ama Müge kadar düzgün ve akıcı yazı yazabilen başka birini görmedim henüz... Yazılarındaki sempatik ve canlı üslup da cabası hani...

Her neyse, mime geçelim artık… Kurallara, kaidelere gelemem bilirsiniz... Bu nedenle mimi cevaplıyorum derken nereden girer nereden çıkarım bilemem... Peşin peşin söyleyeyim de, bu nasıl iş demeyin sonra...

Bir kitap kurdu olduğum söylenemez pek... İlk kitapla tanışmam ortaokul yıllarıma rastlar... Zaten ilkokulu okuyup okumadığım da tartışılır... Türkçe öğretmenimizin zorlamasıyla  Jules Verne'nin "Seksen Günde Devr-i Alem" adlı romanını okumuştum ilk... Öğretmenimize bir sayfalık bir de özet sunduğumuzu hatırlıyorum... Sonradan aynı yazarın "Dünya Merkezine Yolculuk" ve "Deniz Altında 20.000 Fersah" adlı romanlarını da okudum... Hem de gönüllü olarak...

 Bu ilk kitaplar zihnimde öyle bir yer etmiş ki, sanki kitap okumaya Jules Verne'den başlanması gerekir gibi bir algı oluşmuş beynimde...  Nerede elinde kitap olan küçük bir çocuk görsem, hemencecik Jules Verne'nin kitapları gelir gözümün önüne... Jules Verne, yaşadığı çağın çok sonralarını tasvir ederek romanlarında işleyen bir yazar... Bu yönüyle bizde bir merak uyandırıp kitaba yönelmemizi düşünmüş olabilir öğretmenimiz... Evet, ilkler unutulmuyor nedense…

Ancak tam olarak okuma zevkini tattığım kitap, Victor Hugo’nun “Sefiller” romanıdır… Kitabı okudum mu, birebir yaşadım mı bilinmez… Ama her satırından ayrı bir keyif aldığım kesin… Şansıma çevirisi de mükemmeldi… 

Hayatımda birçok kitabın yeri vardır… Ama bir kitabın yeri bambaşka… Gençliğimin son evrelerinde okuduğum bir kitap… İsmi, To Kill A Mockingbird… Yazarı, Harper Lee… Yanılmıyorsam yazarın ilk ve son romanı… 1960’ların başında yazılan bir roman… Satış rekorları kırmış, birçok ödül almış ve sinemaya uyarlanmış bir roman… Okurken zaman zaman ağladığımı hatırlıyorum… 

Roman gerçek bir olaydan esinlenilerek kaleme alınmış… Büyük buhran yıllarında Amerika’nın güneyinde bir kasabada geçiyor olay… Beyaz bir kıza tecavüzle suçlanan gariban bir zencinin mahkeme serüveni etrafında gelişen olaylar… Bu zenciyi savunma cesareti gösteren beyaz bir avukatın yaşadıkları… En ilginci de, romanın iki küçük çocuğun dilinden anlatılmış olması… Yer yer sokak diliyle… Amerikan kültürüne ve yaşam tarzına biraz aşina biri olarak çok iz bıraktı roman bende…


Irk ayrımının, aşağılanmanın, horlanmanın, kötü muamelenin ustaca resmedildiği bir roman… Uzun yıllar süren Kuzey-Güney savaşının doğurduğu olumsuzluklar, büyük buhranın yol açtığı kesif fukaralık ile birleşince romandaki dramlar çıkmış ortaya… Mahalleler ayrılmış, kiliseler ayrılmış birbirinden… Zenci ve beyaz diye… Zenciye “negro” demek yetmemiş, “pis zenci” anlamında “nigger” denir olmuş… 

Romanı İngilizce aslından okumuştum… Sonradan öğrendim ki, “Bülbülü Öldürmek” adıyla Türkçe versiyonu da varmış… Ama okurken bilmiyordum bunu… Zira google yoktu o zamanlar… Türkçe baskısı nasıldır bilemiyorum… Ama iyi olabileceğini düşünüyorum, çünkü konusu Türkçe anlatıma çok uygun…

"İstediğiniz kadar şakrak kuşu vurabilirsiniz ama bülbülü öldürmek günahtır, bunu asla unutmayın. Bülbüller bahçeleri yağmalamazlar, sadece şarkı söylerler. Hem de yüreklerini paralayana dek…" (Kitaptan bir alıntı).

Benden bu kadar… Bu mimi kendime sakladım, kimseciklere göndermiyorum işte..:))

11 Ocak 2011 Salı

Koyver gitsin...

Akaryakıt fiyatlarından yakınmışımdır hep... Dünyanın en fakiri değilsek bile fakir bir ülkeyiz... Fert başına gelirimiz 10 bin doları geçmez... Bu da son yıllarda geliştirilen şişirme yöntemlerle... En zengin yüzde yirmilik kesimi düşsek, sanırım 3-4 bin doları geçmez bu rakam... Buna rağmen dünyada en pahalı akaryakıtı biz kullanırız... Benzin olmuş 4 lira... Dolar ile ifade etmem gerekirse 3 dolara yakın... Amerika'da galonu (yaklaşık 4 litre) 2 dolar civarında...

Niye peki?.. Vergiler yüzünden... Tüpraş tekeli yüzünden... Dağıtıcı oligopolü yüzünden... Etrafımız sarılmış anlayacağınız... Göz dikmişler cebimize... İstiyorlar, daha çok istiyorlar... Normal yollardan vergi mi toplayamıyorsun?.. Kolayı var, bütün akaryakıt istasyonları oldu vergi dairesi işte... Onların ağzına da çalıver iki damla bal... Alan memnun, salan memnun... Vatandaş mı?.. Geç onu... Seçimlere kadar oyalayıver yeter... Ya sonrası?.. Merak etme alışırlar... Nelere alışmadılar ki...

Takmıyorum ben artık... Müstehak bize... Az bile desem yeridir hani... Bu gün öğrendim ki, 2010 yılında otomobil satışları rekor kırmış... Hafif ticari araçlar dahil 760 bin yeni araç çıkmış trafiğe... Bütün zamanların rekoruymuş bu... Vatandaş ucuz arabaya koşmuş adeta... Ama peşin, ama krediyle... Akaryakıt fiyatları hiç aklını çelmemiş vatandaşın...

Ekonomi kitaplarında arz ve talep kanunu diye bir konu var bilirsiniz... Bu kanuna göre, fiyatla talep ters orantılıdır... Yani fiyatı artan malın talebi düşer, fiyatı düşen malın talebi artar... Aynı kural, akaryakıt ve otomobil gibi birbirini tamamlayan mallar için de geçerlidir... Buna göre, artan akaryakıt fiyatları otomobil talebini düşürmesi gerekir... Bu benzin fiyatlarıyla araba alınmaz demesi gerekir vatandaşın... Ama öyle olmamış işte... Yanılmış ekonomi kitapları... Ya da bildik iktisat kuralları işlememiş yurdum insanına... Yakmalı bu kitapları... Yanlış yazıyorlar... Yanıltıyorlar ben gibi saftirikleri...

Evet, şuracıkta öneriyorum işte... 4 lira yetmez, 6 lira olmalı benzin fiyatları... Hatta 8 lira olmalı... Ancak bu keser vatandaşın otomobil iştahını... Kim bilir, belki de kesmez...

5 Ocak 2011 Çarşamba

Ödüllü olmak...

Yeni yıl iyi olacak galiba... Ödül ile başladım yeni yıla... Ne tür bir başarıya imza attım da bu ödülü kazandım bilinmez ama kazandım işte... Ödül elimde... Sımsıkı tutuyorum avuçlarımda... Ola ki yanlışlıkla konmuşsa elime, uçup gitmesin diye...

Evet, ödülüm sevgili şair arkadaşım Ruhgezgini'nden... Ruhgezgini arkadaşımı tanıtmama gerek yok, hepiniz biliyorsunuz zaten... Minimalist arkadaşımızın bir takdim yazısıyla heberdar olmuştuk kendilerinden... İyi ki de olmuşuz... Kendi adıma söylemem gerekirse, şiiri onunla tekrar keşfettim sanki... Duygu yüklü dokunaklı dizelerinde yüreğimiz dağlanırken, kendi geçmişimizden de birer kesit  yakalıyoruz sanki... Kah duygulanıp hüzünlenerek, kah iki damla göz yaşı olup yanaklardan süzülerek... Umutsuzca dize olup akarken, umutsuzlara umut oluyoruz belki de... Her neyse...

Ödülüm Making Smiles on Faces Award... Yazılarım insanların yüzüne tebessüm olarak yansıyor mu bilinmez ama ödülü kaptım ben... Çok da mutlu oldum... Beni de hatırladığı için sevgili arkadaşıma çok teşekkür ediyorum... Eksik olmasın, kalemine ve yüreğine güç versin Allah'ım...

Ödülün kuralı nedir bilmem... Zaten kaideyi, kuralı pek sevmem bilirsiniz... Bu nedenle bu güzel ödülü tüm izleyicilerime birden gönderiyorum... Buyurunuz efendim...

31 Aralık 2010 Cuma

As years go by...

Evet, yıllar akıp gidiyor... 2010'a merhaba deyişimi daha dün gibi hatırlıyorum... Adını tam olarak koyamadığım nice umutlarla karşılamıştım oysa onu... Ama o da tıpkı öncekiler gibi geldi ve geçti... Bütün sıradanlığıyla... Şimdi 2011'e merhaba demeye hazırlanıyorum... Fazla bir beklentiye girmeden...

Sanırım 40'lı yaşlara özgü bir duygu bu... Heyecan ve umudun yavaş yavaş yerini endişe ve kaygılara bıraktığı yeni yıllar... Her yeni yıl sanki ömürden düşen yeni bir yaprak... Zamana karşı yarışın kaybedilmeye başlandığının en somut işareti... Her önüne çıkana gülümseyerek mutlu yıllar da dilesen... Saklayamıyorsun içindeki derin endişeyi... Evet, akıp gidiyor zaman... Senden kopardıklarını da katmış önüne... Dimdik ayakta durmaya çalışsan da... Gerçek orada duruyor bütün çıplaklığıyla...

Yıl dönümlerinde kendimi bir muhasebeci gibi hisseder oldum artık... Kazanımlarımı ve kayıplarımı düşünüyorum... Artıda mıyım, yoksa ekside mi diye... Envanterime bakıyorum, hesaplar gerçekçi mi diye... Şükür kazanç tarafı daha fazla gibi... Akıp giden zaman aldıklarından daha fazlasını vermiş sanki... Badireli yollarda fazla pişmanlıklar bırakmadan ilerleyebilmişim... Sağlık ve sıhhatten yana pek ağır imtihanlara tabi tutulmamışım... Kısacası gelen gideni aratmamış sayılır...

O halde kendimden yana fazlaca bir istekte bulunmuyorum yeni yıldan... Sağlığımız ve sıhhatimiz yerinde olsun yeter... Zamansız ve sırasız acılar yaşatmasın Allahım... Ülkemin ve milletimin huzuru için duacıyım... Allah bilumum acıdan, felaketten, kavgadan, gürültüden insanlarımızı korusun... Umarım yeni yıllar ortak paydalarımızın artmasına ve pekişmesine zemin yaratır... Bu duygularla bütün blog arkadaşlarımın yeni yılını kutluyorum... Yeni yılın mutluluğumuzu, huzurumuzu arttıracak müjdelerle gelmesini diliyorum...

14 dönüm fındıklık...

Sakarya'da 14 dönümlük fındık bahçesi... İki kardeşe babadan miras anlaşılan... Biri satıp paracıkları cebe indirmek istiyor... Diğeri sattırmam diyor... Tek başına yedirmem sana diyor... Anlaşmazlık husumet getiriyor...

Buraya kadarı normal... Miras anlaşmazlık demektir zaten... Paylaşım zordur... Hele mirasın boyutu biraz da fazlaysa... Kolay değildir paylaşmak... Sen çok aldın, ben az aldım... Husumet... Husumet... Bir ömür sürecek alınganlık, dargınlık, kırgınlık...

Fındıktan anlamam... 14 dönümlük bir arazinin parasal değeri nedir bilmem... Kaça alınır, kaça satılır... Yıllık ne kazanç verir... Hiç bilmem... 14 milyar mı?.. Yoksa 140 milyar mı?.. Ya da 1.4 trilyon mu?..

Ama öğrendim... Dört can! İki masum çocuk ile ana ve babalarının canı... Kaç lira bedel biçersen biç... İster bin lira, ister trilyon lira... Sana kalmış ayrıntısı...

Sen misin laftan anlamayan... Sen misin söz dinlemeyen... Anlayacağın dil belli o zaman... Kör kurşun... En namerdinden...

Mal mülk kaygısı tamam... Para sevdası tamam... Gözü dönmüşlük tamam... Sevgisizlik tamam... Her şey tamam da... Cinayet işlemek bu kadar kolay mı?.. Gözünü kırpmadan 4 cana kastetmek bu kadar kolay mı?.. Kardeşi, kardeş eşini öldürmek bu kadar kolay mı?.. 12 yaşındaki yeğene namlu doğrultmak nasıl bir duygu?.. Kısacası öldürmek bu kadar kolay mı?..

Belli ki kolay... Yoksa sevgiden nasibin... Yoksa insanlıktan nasibin... Her şey kolay... Sık gitsin...

15 Aralık 2010 Çarşamba

Akaryakıt fiyatları...

Benzin olmuş 4 lira... Pahalı, hem de çok pahalı... Avrupa'nın da en pahalısı, dünyanın da... Ben pek hissetmedim ama milli gelirimiz artıyormuş... Belki de ondandır... Zenginleşme kesintisi gibi bir şey yani...

Akaryakıtın ülkemizde bu kadar pahalı olmasının bir kaç ayağı var... En önemli ayak vergiler... Benzin fiyatının dörtte üçü vergilerden oluşuyor... Kalanı rafinerici, dağıtıcı ve bayi (istasyon) arasında pay ediliyor... Bu oranda bir vergi hem çok yüksek, hem de çok adaletsiz... Tamamen temel ihtiyaç maddesi sayılabilecek bir ürün üzerine bu kadar yüksek oranda vergi koymak insafsızlıktan başka bir şey değil... Ya da normal yollarla vergi toplayamama aczinin bir tezahürü... Fakir ve zenginden aynı miktarda alınıyor olması da adaletsiz yönünü oluşturuyor bu verginin... Günümüz koşullarında 2.5 liranın üzerindeki benzin fiyatının savunacak bir tarafı yoktur... Bu konuda hükümetin bahaneler uydurmasına gerek yok... Vergi Dairesi gibi görüyor benzinlikleri... Daha önceleri de böyleydi bu... Ama bu hükümet döneminde iş şirazesinden biraz çıkmış vaziyette... Bir an önce bu konuya başbakan düzeyinde el atılması gerekir... Toplumsal infiale doğru gidiyoruz... Ali Babacan veya Mehmet Şimşek düzeyinde halledilebilecek bir konu değil bu... Taner Yıldız'dan hiç bahsetmiyorum... "Dünya piyasalarında fiyat düşerse bizde de düşebilir" gibilerinden bir laf etmiş sayın bakan... Belli ki akaryakıttaki fiyat dinamiğini kavrayamamış... Her neyse...

Akaryakıt fiyatının diğer ayaklarında da problem var... İç piyasada satılan akaryakıtın büyük kısmı Tüpraş'tan temin ediliyor... İthalat da var ama fiyat oluşumunda belirleyici değil... Tüpraş, düne kadar devletteyken özelleştirme sonucunda Koç Gurubuna geçti... Böyle bir tesisin özelleştirilmesi ne kadar doğruydu tartışılabilir... Ama tartışılmaz bir gerçek var ki, o da Tüpraş'ın blok halinde satılmasının yanlışlığı... Tüpraşa ait dört rafineri blok halinde tek alıcıya verildi... Devlet tekelinden özel sektör tekeline geçmiş oldu yani... Özel sektör tekelinin ne menem birşey olduğunu sanırım söylememe gerek yok... Bu süreçte Rekabet Kurumu ne yapıyordu bilemiyorum... Zaten kağıt üstünde bağımsız olması gereken bu üst kurulların ne iş yaptığını ben hiçbir zaman anlayamadım... Ha unutmadan söyleyeyim... Fiyat oluşumunda söz sahibi olması gereken bir kurum daha var, EPDK... O da bir üst kurum... Ama ne iş yapar inanın bilmiyorum...

Rafineriler blok halinde tek bir gurubun kontrolüne geçince, haliyle rekabet falan oluşamadı... Rafineri maliyeti nedir, rafineri karı makul müdür bilinmez oldu... Zira rafinericin hammadde alışları kontrol dışı... Offshore şirketleri vasıtasıyla maliyetleri şişirmek çok kolay... Denetimi de bir o kadar zor... İthalat yoluyla rekabet de bu sektörde imkansız gibi bir şey... Hele tepenizde Tüpraş gibi bir demoklesin kılıcı sallandığı sürece...

Dağıtıcı ve bayi ayağında da sorunlar var... Bir defa sürümün fazla olduğu şehir merkezleri üç beş dağıtıcıya teslim olmuş vaziyette... Etrafta Shell, BP, Opet, Petrol Ofisi ve Total dışında istasyon görmek adeta imkansız... Bunların da fiyat konusunda aralarında gizlice anlaştığı aşikar... En azından kuvvetle muhtemel... Resmi rakamlara bile bakılsa, ülkemizde dağıtıcı ve bayi karının 40 kuruşu geçtiği görülür... Avrupanın neredeyse dört katı... Tatlı kazanç doğrusu... Merkezi bir yerde benzinliğin olsun, sırtın yere gelmez gari...

Her şeye rağmen yapılabilecek bir şey yok mu peki?.. Bence var... Ya Tüpraş'ın bölünmesi için Rekabet Kurumu bir şeyler yapacak... Ya da yeni rafinerilerin yapımı konusunda devlet harekete geçecek... Rekabet açısından bu konu çok önemli... Vergiler makul seviyelere düşse bile önemli... Rekabetsiz ve düzenlemesiz özel sektör tekeli olur mu hiç?..

Kısa vadede fiyatların düşmesi için yapılacak şey ise belli... Derhal vergilerde litre başına en az 50 kuruşluk indirime gitmek... Ve akaryakıta fiyat tavanı koymak... Devlet kontrolü yani... Bu devirde fiyatlara devlet müdahalesi olur mu demeyin lütfen... Bal gibi olır... Bıçak kemiğe dayandı... Tak etti canımıza artık...

Son bir söz... Vergiler düşerse bütçe açık vermez mi peki? İnanın vermez... Fazla bile verir hatta... Düşen fiyat seviyesinde akaryakıt tüketimi artacağı için toplanan vergi eskiye nazaran daha fazla olacaktır... Bu kadar basitse kocaman bakanlar niye akıl edemiyor bunu diyebilirsiniz... Bilmiyorum doğrusu... Ben de merak etmiyor değilim...

9 Aralık 2010 Perşembe

Şimdi anladım galiba beynimin kıtlığını...

Yumurtalar yağmur gibi yağıyor... Şemsiye altına pusmuş Burhan Kuzu mikrofandan haykırıyor: "O yumurtaları atacağınıza yeseydiniz beyniniz açılırdı, zihniniz gelişirdi"... Doğru söylüyor... Yumurta bulmuşlar, yiyecekleri yerde kürsüye fırlatıyorlar... Halbuki protein deposudur yumurta... Yazıktır... Atmak niye... Yesenize...

Burhan Kuzu'yu dinlerken ben de düşünmeden edemedim... İlkokulu bitirene kadar ağzıma yumurta almamışım... Sonraları da tadına bakmışlığım vardır ama yumurta hayranı olduğum söylenemez... Aram iyi sayılmaz anlayacağınmız... O halde kendimdeki kusuru buldum sanki... Kendi derdime kendim koydum teşhisi... Yumurta kifayetsizliğine bağlı beyin yetmezliği... Teşhis tamam da... Dermanı varmıdır bilemem... Bu saatten sonra yenen yumurta fayda eder mi acep... Yine de denemeye değer...

Dün SBF'de yaşananlar şık değildi... Öğrenci açısından da şık değildi, konuşmacılar ve okul yöneticileri açısından da...

Panel, zamanlama açısından yanlıştı... İstanbulda yaşanan olaylardan sonra bu panelin "normal" geçmesini beklemek safdillikten başka bir kelimeyle açıklanamaz... Hele daha panel başlamadan hissedilmeye başlanan gerilimli atmosfere rağmen... Üniversite yönetimi ertelemeliydi bu paneli... Ya da konuşmacılar bir mazeret uydurup gelmemeliydi bu panele... Sanırım akademisyen kimliklerine güvendiler... "Nasıl olsa eski hocayız, başetmesini biliriz öğrencilerle" diye düşündüler... Ama düşündükleri gibi olmadı...

Gidişat düşündükleri gibi olmayınca hem Süheyl Batum, hem de Buırhan Kuzu rotadan çıktı... Kendilerine yakışmayacak laflar ettiler... Kızgın kalabalık ile lüzumsuz diyaloglara girdiler... Faşistlikle suçladılar öğrencileri... Beyinsizsiniz dediler öğrencilere... Bol yumurta yemelerini tavsiye ettiler öğrencilere... Rektörü, dekanı istifaya davet ettiler... Sanki yumurta yağmuruna siper edecekti kendini rektör...

Başta başbakan olmak üzere diğer siyasiler de yanlış yaptılar... Neymiş, bu yumurtalar okula nasıl girmiş... Rektör, dekan buna nasıl müsade etmiş... Yuh yani... Rektörün işi gücü yok, öğrencilerin üzerinde yumurta var mı yok mu onu arayacak... Farzet ki aradı ve buldu yumurtayı... Öğrenci de "öğle yemeği olarak simidimin yanında yemek için getirdim" dedi... Ne yapacak rektör şimdi... Kaldı ki, yumurtayı okula sokmayı kafaya koyan biri, ne yapar nicidir o yumurtayı sokar okula... O kadar kolay değil bunun kontrolü... Ayrıca okula sokulan da bir yumurta hani... Silah milah değil yani... Üniversite ile lise arasındaki fark anlaşılamamış gibi geldi bana... Ya da liseye benzeyen üniversite özleminin dışa tezahürü...

Ben en çok okul adına üzüldüm... Olayın yaşandığı yer Siyasal Bilgiler Fakültesi... Mülkiye yani... 151 yıllık geçmişi olan bir okul... Devlete, devlet adamı yetiştiren bir okul... Mülkiyede her zaman olay olmuştur... Her zaman protestolar yaşanmıştır... Ankara'daki toplumsal olayların ilk ateşlendiği yer olagelmiştir... Ama her zaman kendine ve geçmişine yakışır bir şekilde olagelmiştir bu... Sıradan ve bayağı olmayacak şekilde... Kaba kuvvet görüntüsü vermeden... Mizahı ön planda tutarak... Düşündürücü ve sorgulayıcı yöntemlerle...

Siyasilere tepki gösterebilirsin... Döviz açabilirsin... Alkış tutabilirsin... Bir iki slogan atabilirsin... Hadi temsili olarak bir de yumurta fırlatabilirsin... Ama özellikle isabet etmeyecek tarzda... Rotayı biraz şaşırtarak... Ama o yumurta yağmuru neydi öyle... Mizah neresinde bunun... Hani ince zeka, yaratıcılık... Amaç kafa kırmaksa, taş veya bozuk para niye atmadın?.. Kısacası niye tadında bırakmadın?.. Protestonu göster, topluca çık panelden... Fazlası zarar... Kendine de zarar, okuduğun okula da... En çok da okuluna yazık ettin... Kirlettin mülkiye rozetini...

Ya polise gösterdiğin tepki... Anlarım, sevmez üniversite gençliği polisi... Ama koltuk sandalye fırlatmakta neyin nesi oluyor... Yıkıp dökmek diye bir kültür var mı o okulda?.. Hem fırlattığın koltukların birer tarihi miras olduğunu niye düşünemezsin... Yoksa bunlar öğretilmez mi oldu orada... Değersizleşti mi her şey orada da?.. Eğer öyleyse daha çok yanarım ben... Bir kale daha düştü derim... Acım, hüznüm katmerleşir... Umudum daha da tükenir... Kahrolurum ben...

Polise bir şey söylemiyorum... Söyleyeceklerimi bir önceki yazımda söylemiştim zaten... Kısa vadede değişim zor gözüküyor... Nedense karşısında bir karartı görür görmez eli gaz silahına gidiyor... Beş on kişiyi savuştırmak o kadar zor sanki... Kaldı ki onca sivil polis içerdeyken, çevik kuvvet niye girmek ister içeriye...

Yaşananlar karşısında "pes" demekten başka bir çıkış bulamıyorum... Yazık ki ne yazık...