2 Nisan 2010 Cuma

Sevdim bu fıkrayı...

Müslüman mı olduk?

Adamın biri elinde büyük bir bıçakla camiye dalar ve sorar:

- Aranızda müslüman olan var mı?

Korkudan kimse bişey diyemez. Birazdan yaşlı bir adam ayağa kalkar:

- "Evet ben müslümanım" der.

Bıçaklı adamla yaşlı adam camiden çıkarlar. Adam dışarıdaki inek sürüsünü gösterip:

- "Amca, şunları kurban edicem de ben beceremem yardım eder misin?" der.

Yaşlı adam baya bir hayvanı kestikten sonra, "ben yoruldum başka birini bul" der.

Adam bu sefer kanlı bıçakla yine camiye girer ve sorar:

-"Aranızda başka müslüman var mı?" 


Az önceki adamı doğradığını düşünen cemaat çok korkar ve herkes aynı anda imama bakar. İmam:

- "Ne bakıyosunuz ulan, iki rekât namaz kıldırdık diye hemen müslüman mı olduk?"

1 Nisan 2010 Perşembe

Tekel işçileri yeniden...

Tekel işçileri yeniden Ankara sokaklarına dökülüyor bu gün... Hak aramak için... Ekmek kavgası için... Neyse ki hava koşulları müsait bu kez... Üşütmüyor öncekiler gibi... Ama polisimiz aynı polis yine... Anakara'nın bütü ana girişlerini tutmuşlar bu sabah... Arama yapıyorlar... Ankara plakası dışındaki bütün araçları durduruyorlar... Şehirlerarası seyahat eden otobüsleri de... İşçi arayıyorlar... Yüzü esmer, ensesi yanık, eli nasırlı birini buldular mı alıyorlar bekleyen polis otobüsüne... Potansiyel işçi... Potansiyel suçlu... Sen misin hak aramak için yollara dökülen... Belli ki talimat kesin... Alınmayacak kimsecikler Kızılay meydanına...

Ne olur ki yol verseniz onlara... Hakkını vermediniz kuru bir inat uğruna... Bari bağırıp çağırmasına, slogan atmasına, şarkı türkü söylemesine tahammül gösterseniz... Ne olur ki yani... Dünyanın sonu mu gelir? Niye geriyorsunuz ortamı... Hem ne suçu var bu insancıkların? Hak hukuk aramanın dışında... Ekmek kavgası dışında... Niye gözünüzdeki perdeyi kaldırmayı bir düşünmezsiniz hiç... Şöyle farklı açıdan bakmayı bir... Empati yapmayı...

Yok, umudum yok benim... Yine kasvetli geçecek bu gün... Yine panzerler su sıkacak kara tenli Anadolu insanının üstüne... Yine biber gazları göz yakacak Ankara sokaklarında... Limon arayacak uşaklar, gözlerini rahatlatmak için... Yine ağlaşacak insancıklar... Umutlar yine yarınlara taşınacak... Hem de umutsuzca... Duymayacak hükümet yine yankılanan ağıtları... "Açız" nidalarını... Hükümet dediğime bakmayın siz... Ağız alışkanlığı işte... Başbakanımız yani... O bilir her şeyi... Ama "olmaz" dedi bir kez...  Değişmez ki kararı... Ne yapacak bu uşaklar peki şimdi? Ne yapsınlar... Coplarını yiyip dönecekler kasabalarına... Tekrar gelmek için söz kesip dönecekler... Ne yapabilirler ki başka?

Evet, Tekel işçilerinin dramı böyle... İnşallah farklı bir tablo olur bu gün... İnşallah yanılırım ben... İnşallah hakkını alır da döner Tekel işçileri... Kalbim Tekel işçileri için atıyor bu gün... Her mazlum için attığı gibi...

29 Mart 2010 Pazartesi

Bursaspor...

Futboldan pek anlamam... Sorana Beşiktaşlıyım derim ama "Beşiktaştan üç oyuncu say" deseniz sayamam... Bir şekilde Beşiktaşlıyım demişim, olmuşum işte Beşiktaşlı... Belki de takım tutmuyorum demenin gerektirdiği yorucu izah külfetinden... Her neyse uzun lafın kısası anlamıyorum işte futboldan...

Futboldan anlamam ama futbol ekonomisini bilirim birazcık... Sektördür orası... Yüzlerce milyon dolarlık sektör... Hele bir de borsaya açmışlar ki belli başlı kulüpleri, olmuş tam anlamıyla bir sektör... Spekülasyon, manipülasyon ne ararsan var... İstanbul kulüpleri arasında kısa paslaşmalar şeklinde işleyen bir sektör... İşin spor kısmı ikinci, üçüncü planda kalır... Anadolu takımlarını mı merak ettiniz? Hem vardır, hem de yoktur onlar... Dolgu malzemesi yani... Oyunun şeklen tekemmülü için zorunluluktan... Televizyon yayınlarından da üç beş kuruş verdin mi işlem tamam... Kimseciklerin sesi çıkmaz... Alan memnun, veren memnun...

Futbol ekonomisinde sürprize yer olmamalı... Kazananın kim olacağı üç aşağı beş yukarı önceden belli olmalı... Belli olmalı ki, ona göre hazırlık yapılabilsin... Ona göre pozisyon alınabilsin... Borsada hisse senetleri önceden toplanabilsin... Toplanabilsin ki şampiyonluk kesinleşince yüksek fiyatlardan kerizlerin eline tutuşturulabilsin... Bir süreliğine taşımak için... Nasıl olsa zamanı gelince düşük fiyattan asıl sahibinin eline dönecektir... Belli olmalı ki, ticari hazırlıklar yapılabilsin... Bayraklar, flamalar, formalar zamanında hazırlanıp stoklanabilsin... Stoklansın ki, şampiyonluk sarhoşu taraftar kitlesine fahiş fiyattan satılabilsin...

Evet, bu bir ekonomidir... Hem de kirli bir ekonomi... Kazanmanın kolay olduğu bir ekonomi... Kazıklanmanın gönüllülük esasına göre işlediği bir ekonomi... Televizyon yayınları, bilet satışları, forma satışları, bayrak satışları gibi çok boyutlu bir ekonomi... Durum böyle olunca da iyi dizayn edilmesi gereken bir ekonomi... Öyle bir şampiyon belirlenmeli ki, kazanç maksimize edilebilsin... Öyle bir şampiyon belirlenmeli ki, en çok bayrak satılabilsin... En çok forma satılabilsin... En çok maytap satılabilsin... Televizyonlara en çok reklam alınabilsin... Borsada en çok vurgun yapılabilsin... Evet bu işlerin en ince ayrıntısına kadar dizaynı gerekir... Sürprize yer olmaması gerekir... Her kademede hazırlıkların yapılması gerekir... Riske asla yer olmaması gerekir... Kontrol dışı bir gelişme mi var... Derhal mekanizmalar devreye girmesi gerekir... Hem de ne pahasına olursa olsun...

Başlık Bursaspor, sen bize ekonominin temel kavramlarını anlatıyorsun dediğinizi duyar gibiyim... Haklısınız... O zaman gelelim Bursaspora... Evet Bursa güzel bir şehir... Kendisi de güzel, insanı da... Daha Bursalı olup da bununla gurur duymayan bir arkadaşımı hatırlamıyorum... Belki eşsiz coğrafyasından, belki de imparatorluk başkenti oluşundan... Belki de bir çok faktörden... Bilemiyorum... Evet bu güzel şehrin futbol takımı bu yıl İstanbul dükalığına kafa tutuyor... Ben de varım diyor... Dar alanda kısa paslaşmalara son vermek istiyorum diyor... Sezon sonu yaklaşırken lider konumunda... Ama bu hafta şampiyonluk yolunda yara aldı... Artık sayısını ve isimlerini dahi takip etmede zorlanır olduğum bir İstanbul takımına yenildi... Belli ki bir takım mekanizmalar devreye girdi... Teşvik primleri vs... Ama bildik senaryolar...

Evet, istiyorum Bursasporun şampiyon olmasını... Anadoludan bir şampiyon çıksın istiyorum artık... İstanbul dışından bir şampiyon... Hem de hak ederek... Güzel oynayarak... Seyircisini stada çekerek... Sporun güzelliğini sahaya yansıtarak, geniş kitlelere hissettirerek... Bursaspor fazlasıyla hakediyor bunu... Efendilikte üstüne adam tanımadığım teknik direktörü Ertuğrul Sağlam fazlasıyla hakediyor bunu... Bursa'lı fazlasıyla hakediyor bunu... Evet bu defa etkin mekanizmaların önünü kesmeliyiz... Bursaspora yol vermeliyiz... Ülkemin makus talihini değiştirmeliyiz... Futbolun İstanbul sınırları dışında da var olduğunu göstermeliyiz... Hem de Beşiktaşlı, Fenerli, Galatasaraylı oluşumuza bakmaksızın... Kulüp kimliğimizi bir kenera koyup, hakeden kazansın deyebilmeliyiz... Bir defacık bari... Geçmiş yıllardaki Sıvasspor, Manisaspor, Kayserispor denemesi gibi olmamalı bu kez... Sonuna kadar gitmeli Bursaspor...

Evet, var gücümle alkışlamaya hazırım Bursasporu... İçimdeki amansız kuşkulara rağmen... Hoş geldin Bursaspor, hoş geldin şampiyon... Bak ne kadar da yakışmış şampiyonluk sana...

26 Mart 2010 Cuma

Eğitimliyim artık...

Evet, dört günlük eğitim programı bitti ve yuvaya döndük... Aslında peşin fikirli olmak hiç de iyi bir şey değilmiş... Sevdim ben bu programı... Cidden çok sevdim... Tamam konu başlıkları çok sıkıcıydı anlıyorum... Ama konuların işlenişi çok farklıydı... TÜBİTAK bu işi çok iyi beceriyor... Eğlendirerek öğretiyor... Çoğu zaman anlayamadık bile oyun mu oynuyoruz, yoksa ders mi yapıyoruz diye... Ama sonuçta bir şeyler öğrendiğimiz de kesindi yani...





Dersin teorik bölümü mümkün olduğu kadar kısa tutulmuştu... Etkinlik ve oyun bölümü ise oldukça çok ve eğlenceliydi... Takım çalışması ve birlikte sorun çözme eğitimin odak noktasıydı... Hele çizmeleri çekip sahaya çıktığımız bir bölüm vardı ki, çok eğlendirdi bizi... Enstitüde bulunan başkaları madenci zannetmişler bizi... İyi vakit geçirdik anlayacağınız... Artık çalıştığımız kurum yetkililerine bir teşekkür borcumuz oldu...

TÜBİTAK'ın Gebze'deki merkezine ilk defa geliyorum ben... Hiç bize benzemeyen bir yer... Tamamen Avrupai bir yer desem yeridir... Devasa bir alan... Bir çok Enstitü bulunuyor bünyesinde... Çoğunluğu fen bilimlerine ait enstitüler... Bizim gittiğimiz TÜSSİDE adında sosyal içerikli bir enstitü... Kamu ve özel sektöre hizmet veriyormuş... Bir çok başlıkta eğitimleri var... Bizimki "Kurumsal Gelişim ve Stratejik Yönetim Eğitimi" adlı bir eğitimdi... Daha çok personelin takım halinde çözümler üretmesi üzerine odaklı bir eğitim... Bizim kurumdaki 400 civarındaki tüm personel katılmış olacak bu eğitime... Tabi ki 20-30 kişilik gruplar halinde...

Gebzedeki merkeze Marmara Araştırma Merkezi deniyor... Çok istememe rağmen gezemedim sayılır... Çünkü hem müfredat yoğundu, hem de güvenlik nedeniyle bulunduğumuz enstitü dışına çıkmamıza izin verilmiyordu... Zira özellikle laboratuvar bölümlerinde falan gizliliğe çok önem veriyorlar... Buradaki personel bile kendi birimi dışındaki birimlere izinsiz giremiyormuş...

Sonuç olarak farklı ve eğlenceli bir dört gün geçirmiş oldum... Hem de yeni bir şeyler öğrendim... Eğitimliyim artık anlayacağınız... Hoş geldim ben...:)))

22 Mart 2010 Pazartesi

Eğitim şart...

Bu günden itibaren bir hafta yokum… Eğitime gidiyorum… “Eğitim şart” diye boşuna söylenmemiş…  Ya da “öğrenmenin yaşı yok” diye… Evet, öğreneceğiz inşallah… Yeni şeyler öğreneceğiz…

Büyüklerimiz öyle uygun görmüş, gidiyoruz eğitime… Doluşacağız birazdan otobüse… Ver elini Gebze… TÜBİTAK’a bağlı bir merkez varmış Gebze’de… Türkiye Sanayi Sevk ve İdare Enstitüsü isminde bir yer… Oraya gidiyoruz… Sever bizimkiler sevk ve idareyi… Millet olarak en sevdiğimiz şeydir sevk ve idare… Çalışmayı sevmez kimse… Herkes sevk ve idare etmek ister… Askerde bile daha ilk haftasında herkes onbaşı olmak ister… Emrinde on askeri olsun ister… Yönetici olmak ister Türk insanı… Yönetmek ister…

Evet müfredata bakıyorum… Kalabalık ve iddialı…

 -Yeni yönetim yaklaşımları
 -Ekip olarak sorun çözme
 -Tekrarlanan davranış kalıplarımız (Film izleme)
 -Stratejik yönetimin temel kavramları
 -Vizyon çalışması
 -SW (strong and weakness) analizi
 -Yenilik üzerine
 -Performans yönetimi
 -Stratejik düşünme
 -Liderlik ve motivasyon

Evet konular bunlar… Bayılırım bu konulara… Ayağı yere basmayan tercüme kokan konulara… Anlatanın bile ne olduğunu tam olarak anlayamadığı konulara… Zaten bir modadır gidiyor bu stratejik yönetim, vizyon, performans, motivasyon, liderlik vs… Hele devlette ne anlam ifade eder ki bu ağdalı konular… Sanki işe göre eleman alabiliyorsun da… Ya da hak edene hak ettiği ücreti ödeyebiliyorsun da… Sanki yükselmeler hep liyakate göre yapılıyor da güzelim kamu kurumlarında…

Anlamsız eleştirmek… Büyüklerimiz uygun görmüş, gideceğiz eğitime… Öğreneceğiz ve uygulayacağız… Nasıl lider olunurmuş öğrenip geleceğiz… Sonra da bekleyeceğiz birimimizin başına lider olmayı… Sanki lider olmak için yaratılmışlardan fırsat bulacağız da… Evet öğreneceğiz stratejik yönetim ve performans yönetiminin inceliklerini… Öğrenelim ki talip olmayalım yönetime… Cuma’ya görüşmek üzere…

Mim'siz kalmayalım...

Geçenlerde bir blogta karşılaşmıştım... Mimlerden yakınıyordu arkadaşımız... "Bir mim furyasıdır gidiyor; o blogu açıyorum mim, bu blogu açıyorum mim" diyordu... Mimlerden canı sıkıldığı her halinden anlaşılıyordu... Evet bu günlerde mimleme ve mimlenme bir hayli yaygın... Kaçarınız yok yani... Bu furyadan zaman zaman bu deli de nasibini alıyor... Sağolsun arkadaşlarımız mimleme konusunda akıllı deli ayrımı yapmıyor...

Evet sevgili arkadaşımız Dalgaları Aşmak mimlemiş bu deliyi... 2009 yılının neden iyi geçtiğine dair beş madde yazmamı istiyor... Yani 2009 yılının iyi geçtiğine dair kanaat oluşmuş, dayanağı isteniyor benden...:)) Keşke öyle olsaydı... Ama...

Hayır, bıraktım "ama"ları... Kötümser olmayacağım, söz... Sağlığımzı, sıhhatimiz yerindeyse; bu bile yeter "2009 iyi geçti" demek için... Tamam anlaştık 2009 yılı iyi bir yıldı... İyi de maddelere nasıl dökeceğiz bunu şimdi... Onun da kolayı var... Maddelere takılıp kalmazsak mesele yok... Genel konuşuruz olur biter...

Konuya çok bodoslama daldık galiba... Teşekkürü, selamı, sabahı bile ıskaladık bak... O halde telafi edelim hemencecik... Evet, sevgili Dalgaları Aşmak arkadaşımıza teşekkürlerimi yolluyorum beni hatırladığı için... Kendileri severek takip ettiğim bir arkadaşımız... Güzel Türkçemizi çok güzel kullanıyor yazılarında... Bu konuyu çok önemsediğimi bilirsiniz... Zira toplumumuz genellikle yazma özürlü... Güzel yazabilen nadir insanla karşılaşıyorum günlük hayatta... Eğitim sistemimizde de bir sıkıntı var bu konuda galiba... Onun için sevgili Dalgaları Aşmak arkadaşımızı takdir etmemek elde değil... Tebrik ediyorum kendilerini...

Evet, "dersi kaynatma taktiği" gibi bir şey oldu bu uzun giriş galiba... Konuya girelim hızla o zaman... Evet 2009 en azından felaketler yılı değildi benim için... Hele hiç beklenmedik bir anda doktorların anneme altı aylık ömür biçtiği 2008 yılı ile mukayese edilirse... Hatta doktorların "teşhiste yanılmışız, o kadar da kötü değilmiş durum, artık kesin bir ömür biçemiyoruz annenize" şeklindeki güzel haberi bile 2009 yılının hemen başında gelmişti... Gerek kendimin, gerekse sevdiklerimin sağlığı, sıhhati, huzuru yerindeydi 2009 yılında... Sanırım bu bile başlı başına yeterli bir neden 2009 yılına "iyi" demek için... Yorucu bir yıl değildi 2009... Geldi ve geçti... Evet son yıllarda öyle olmaya başladı... Yılların bir gelişini hatırlıyorum, bir de gidişini... Sanırım yaşımın ilerlemesiyle ilgili bir konu bu... Giderek rutinleşen bir yaşam tarzı... Bu da çoluk çocuk sahibi olmakla bağlantılı bir şey galiba... Onların okulu, dersi, sınavı derken akıp gidiyor hayat... Neyse fazla sızlanmayalım... Rutin diye beğenmediğimiz günleri mumla arayıp bulamayan da var... Şükretmek gerekir... Evet 2009 böyle bir şeydi benim için... Fazla özelliği olmayan, ama kötü de diyemeyeceğimiz bir yıl...

Bu kadar benden... Tekrar teşekkürlerimi yolluyorum sevgili Dalgaları Aşmak arkadaşımıza... Ben isim bazında arkadaş sayıp mimlemek istemiyorum... Bana niye hiç mim gelmiyor diye hayıflanan arkadaşımız varsa seve seve kabul edebilir bu mimi... Sevgiler...

19 Mart 2010 Cuma

Türk Okulları...

Biliyorsunuz dünyadaki pek çok ülkede Türk okulları var... Çoğunlukla Asya ve Afrika'daki fakir ülkelerde... Etiyopya, Kenya, Tataristan, Endonezya gibi ülkelerden bahsediyorum... Ayrıca Amerika ve bazı Avrupa ülkelerinde de var... Bu okullara cemaat okulları da deniyor... Fethullah Gülen cemaatinin açtığı okullar bunlar... Bu okullarda eğitim dili İngilizce... Sıkı bir müfredat uygulanıyor... Bu nedenle başarılı öğrenciler yetişiyor... Doğal olarak da talep görüyor bulundukları ülkelerde...

Cemaat bu okulları niye açıyor bilemiyorum... Kendime göre bazı tezlerim var ama amacım bunları tartışmak değil... Ülkemizde kıyısından köşesinden ucu dine veya dini yönüyle bilinen bir kesime dayanan konuları tartışmak anlamsız... Herkesin keskin fikirleri vardır bu konuda... Karşı fikirleri kabullenmek şöyle dursun, dinlemek dahi zül gelir insanıma... Bu nedenle olayın "amaç-gaye" kısmını geçiyorum...

Ülkemizde bu okullara bakış açısı konjonktürden konjonktüre değişir bilirsiniz... Örneğin 28 Şubat sürecinin işlediği dönemlerde dış ülkelere resmi görevle gidenlerin veya dış temsilciliklerde görevli olanların bu okulları ziyaret etmesi yasak gibi bir şeydi... Resmen bir yasak var mıydı bilemiyorum ama fiili durum buydu... Bu günlerde ise Başbakan ve Cumhurbaşkanı da dahil, Türkiye'den yabancı ülkelere giden resmi heyetin olmazsa olmaz ziyaret yerleri oldu bu okullar... Bunu da eleştirmiyorum... Anlayabiliyorum ülkemdeki konjonktürel değişimleri ve bu değişimlerdeki algılama kaymalarını...

Hiç unutmam 2001 yılında Kenya'nın başkenti Nairobi'de uluslararası bir toplantıya katılmıştım... Türkiye'den de kalabalık bir heyet vardı... Kamu kurumları, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları falan genişçe bir temsilci kitlesi göndermişti bu toplantıya... İlk defa orada yakından tanıma fırsatım oldu bu okulları... Tabi ki yaşadığım bir şok neticesinde... Oraya varışımızın ikinci gecesi, Türk Büyükelçisi gelen heyet onuruna büyükelçiliğin bahçesinde bir yemek verdi... Yemeğe Türkiye'den gelen heyetin yanında, Nairobi'de yaşayan veya iş yapan az sayıdaki Türk de davet edilmişti... O az sayıdaki Türk'ün neşesi gözlerinden rahatlıkla okunabiliyordu... Vatan toprağından gelmiş insanlarla ana dilinde bir şeyler konuşabilmek ilaç gibi gelmişti onlara anlaşılan... Ne de olsa gurbette yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu az çok yaşayarak öğrendim... Bu nedenle gözlemime itibar edebilirsiniz... Evet tahmin ettiğiniz gibi Türk okulunda görevli Türkler davetli değildi bu yemeğe... Bunu öğrendiğimde nasıl ifrit olduğumu anlatamam... Yukarıda bahsettiğim yasağı bu vesileyle öğrenmiş oldum zaten... İçimdeki aykırı ses "git bul, ziyaret et bu okulu" dedi derhal... Nitekim uygun bir anımda buldum ve ziyaret ettim bu okulu... İsmi Light Academy'di okulun... Yerli hocaların yanında bir kaç tane de Türk hoca vardı... Türk'leri tahmin edebiliyorsunuzdur, cemaat kültüründe yetişmiş tipik gençler... Çok heyecanlılar, bir davalarının olduğunu her hallerinden anlayabiliyorsunuz... Nairobi'nin en tercih edilen okulu konumundaymış bu okul... Dört tane bakan çocuğu okuyormuş okulda... Eğitim İngilizceymiş, Türkçe seçmeli dersmiş... Ama her öğrenci mutlaka seçmek istermiş Türkçe dersini... (Sanırım bir telkin var bu konuda)... Tabi ki gururla anlattı bunları okulun Türk yetkilisi... Onların penceresinden anlamaya çalıştım anlattıklarını... Doğrusu amacı ne olursa olsun yapılan iş hiç de kolay bir iş değildi... Buna rağmen ortada muazzam bir başarı vardı... Takdir etmemek elde değildi desem yeridir...

Neyse fazla uzattım galiba... Amacım uzun uzun bu okulları anlatmak değildi aslında... Zaten yukarıdaki tek örnek dışında, bu okullarla ilgili başka bir anım da yok sayılır... Dolayısıyla satabilecek terem yok... Bu konuya girmemin sebebi Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün geçenlerdeki Kongo ziyareti... Kongo fakir bir Afrika ülkesi... Eski ismi Zaire... Cemaatin burada da okulu varmış... Doğal olarak Abdullah Gül burayı da ziyaret ediyor... Bunda da garipsenecek bir şey yok... Olayın konjonktürel boyutunu yukarıda anlattım... Ziyarete dair televizyonlara yansıyan görüntüler, bana bu yazıyı yazmamı emrediyor... Doğallık sınırlarını zorlayan her görüntü hemen tepki görür küçük beynimde... Görüntüleri izliyorum, minik bir Kongo'lu on kıta istiklal marşımızı okuyor ezbere... Başka bir minikler korosu Ölürüm Türkiye diye ritim tutturmuş... Bunları izleyen sayın Gül'ün yüzünde zorlama bir hayranlık duygusu... Verilen demeçlerle yüzlere yansıyan hayranlık duygusu sözle de perçinleniyor adeta...

Tamam anladım, başarılı bir proje bu Türk Okulu modeli... Hiç de kolay bir iş değil, onu da anladım... Amaç, gaye faslını sorgulamayı da geçtim... Ama on kıta istiklal marşı da neyin nesi oluyor? Hadi temsilen iki kıtasını ezberlettiniz, ama on kıta nedir Allah aşkına? Sevimli bir Türkçe çocuk şarkısını da anladım... Ama bu kasvetli Ölürüm Türkiye türküsü neyin nesi ya... Vur deyince öldür mantığı nereye gidersek gidelim geliyor peşimizden anlaşılan... Ya sayın Gül'ün yüzüne yansıyan zorlama hayranlık duygusuna ne demeli? O da zorunluluktan galiba... Evet insanım çalışkandır, zekidir, yaratıcıdır... Ama mutlaka iğreti de bir yanı vardır... O da mayamızdan geliyor galiba...