3 Şubat 2010 Çarşamba

Azelya...



Azelya ya da açelya... İsmine ne derseniz deyin... Ülkemizde genellikle açelya deniyor... Ben ise azelya demeyi tercih ediyorum... Bütün çiçekleri severim ama azelyaların yeri bir başkadır bende... Baharın geldiğini azelyalardan anlarım ben... Badem çiçeklerine pek itimat etmem... Bazen zamansız açıverir bademler... Sonra da kara kış geri geliverir... Hem bademlerin taze yapracıkları ölür, hem de benim umutlarım... Ama azelya öyle mi? Etraf pembe ve kırmızının her tonunda azelyalarla bezendi mi, anlarım ben baharın geldiğini...

Yok, yok hayal falan görmüyorum... Hayatımdan özel bir kesit aktardım sadece... Ülkemizde azelya çiçekleriyle bezenmiş doğal yaşam alanları pek yok maalesef... Tıpkı diğer çiçek türlerinde olduğu gibi... Ama hakkını teslim etmek gerekirse, son yıllarda şehirlerimizde daha çok çiçek görür olduk... Belediyeler de bu konuda daha bilinçli artık... Vatandaşımız da çiçeğin dalında daha güzel durduğunu anlamış gibi sanki...

Bu azelya da niye düştü aklıma şimdi? Anlatayım... Google'da bir şeyler araştırıyordum ki, yukarıdaki resimler çıktı karşıma... Ben resimlere baktım, resimler bana baktı... Ve beraberce geçmişe bir yolculuk yaptık, ta okyanusun öbür kıyısına... On yıl öncesine, öğrencilik yıllarıma... Ağaçlar arasındaki mütevazi evimiz, azelia street (azelya caddesi) denen bölgedeydi... Ocak ayında varmıştık oraya... Bahara kadar da oraya niçin azelia street dendiğini hiç düşünmemişim... Havaların ısınmasıyla etrafımız kırmızı ve pembenin her tonunu barındıran bir resim tablosuna dönüştü sanki... Anladım ki boşuna azelya caddesi denmemiş oraya... Bu kadar doğal güzellik olabilir ama... Zaten azelyaların çiçek açtığı döneme de "azelya mevsimi" anlamında "azelia season" deniyordu... Azelya mevsiminin gelişi, festivaller düzenlenerek kutlanırdı... Bahara merhaba demek için...

Böyle güzellikleri, güzel ülkemde de arıyor gözlerim... Diğer bütün güzelleri aradığı gibi... Sadece arıyor ama...

2 Şubat 2010 Salı

Tekel işçilerine yol göründü...


Evet, tekel işçilerine yol göründü... Ya 4/C'yi kabul edecekler, ya da tazminatlarını alıp işsizler kervanına katılacaklar... Üç bakan yan yana oturmuş açıklama yapıyorlardı dün... Hükümet olarak yapabileceklerinin azamisini yapmışlar da, zaten 4/C'nin koşullarını düzeltmişler de... Safsatanın bini bir para anlayacağınız...

Ya Maliya Bakanının açıklamalarına ne demeli? Hükümet olarak, işçi perspektifinden baktıkları kadar, vergi mükellefleri perspektifinden de bakmaları gerekiyormuş... Bu ülkede üç milyon işsiz, üç milyon da asgari ücretle çalışan varmış... Yani? Yanisi şu... Tekel işçilerine istedikleri verilirse, vergi mükelleflerinin ödediği vergiler çarçur edilmiş olurmuş... Kurnaza bak sen... Sanki ödediğimiz vergileri Hazreti Ömer duyarlılığıyla harcıyorlar da... İşçiye ödenecek üç kuruş beyefendinin vicdanını sızlatacak... Aklınca işçileri millete şikayet ediyor... Ne duyarlı bakan dememizi bekliyor belki de... Önce bindiğiniz mercedeslere bir bakın hele... Daha geçenlerde haberlere konu oldu... Beyefendilerin makam arabaları değiştirilmiş... Tanesi 500 bin lira kadarmış... Neymiş eskiler çok arıza yapmaya başlamış da, hizmetler aksıyormuş da... Külahıma anlatın onu siz... Hizmetinizi sevsinler...

Öncelikle şunun altını çizmemiz gerekiyor... Tekel işçilerinin bu duruma düşmesinin sebebi, hükümetin yanlış özelleştirme uygulamalarıdır... Özelleştirme yapılırken fabrikaların çalışması şart koşulmadı... Hem de bilerek ve isteyerek... Çünkü o fabrikaları alanın amacı oralarda üretim yapmak değildi... Ya arazisinde gözü vardı, ya da o fabrikalarda üretilen yerli markaların pazarında... Hükümet bilmiyor muydu bu aç gözlü akbabaların gerçek amaçlarını sanki... Bal gibi biliyordu... Belki de amaç birliği vardı, bilemiyorum...

Bir de sayın Maliye Bakanına sormak istiyorum... Tekelin içki bölümü 350 milyon dolara özelleştirildi malumunuz... Alan firma kısa bir süre sonra aldığı fabrikaların bir kısmını Amerikalılara 850 milyon dolara sattı... Yani küçük bir operasyonla 500 milyon dolar cebe inmiş oldu... Hem de çok kısa bir sürede... Bu nasıl bir iştir peki? Vergi mükellefleri bu işe ne diyor acaba? Hani çok duyarlıydınız siz... Bu nasıl bir iştir diye sorgulamak gelmedi mi aklınıza hiç?

Evet, çileli günler bekliyor tekel işçilerini... Madur olacakları kesin... Daha önceleri binlercesinin madur olduğu gibi... Bu acımasız vahşi sistem madur üretiyor çünkü... Akbabalar kurban istiyor çünkü... Direnmek, hak hukuk aramak boşuna gibi... Karar verilmiş, vicdan kapıları çoktan kapanmış... Allah yardımcısı olsun garibanların....

28 Ocak 2010 Perşembe

Nihayet kar...


Evet, nihayet geldi kar Ankara'ya... Her taraf bembeyaz... Tam da istediğim gibi... Her türlü kirliliğin, çirkinliğin üstü beyaz bir örtüyle kaplandı kısa süreliğine de olsa... Bu yıl nedense çok nazlandı kar... Gelmesi Ocak sonunu buldu bak... Tadını çıkarmalıyım bu tablonun... Sabahleyin kısa bir yürüyüş yaptım bile... Bu defa soğuk bir havada geldi kar... Yürümek biraz tatsız oluyor o nedenle... Ama olsun... Şikayetçi değilim... Yeterki yağsın o... Yeterki değişmesin, şaşmasın mevsimler... Eskilere, geçmişe özlem duydurmasın bize...

Evet böyleyim işte ben... Hiç büyümeyen koca bir çocuk... Bak küçük bir kar yağdı, sevindirik oluverdim yine...

26 Ocak 2010 Salı

Mumcu...

Hiç unutmam 93 yılının 24 Ocak'ıydı... Özel bir durumum dolayısıyla Çanakkale'de bulunuyordum... O gün Ankara'ya dönmem gerekiyordu... Geçen dört ayın ardından Ankara'yı da çok özlemiştim hani... Sabahın köründe bir pastaneye oturmuş, televizyona karşı sıcak çayımı yudumluyordum... Sanırım terminale yakın bir yerdi... Bir iki saat sonra da otobüsüm kalkacaktı zaten... Birden televizyonda son dakika haberleri geçmeye başladı... Evet, Uğur Mumcu öldürülmüştü... Hem de kalleşçe...

Çayımı yudumlamakta zorlandığımı hissettim... Kendi kendime "bu güneymiş demek ki" dediğimi hatırlıyorum... Acı haberi hiç garipsemedim... Beklediğim bir haberdi sanki... Sıranın Mumcu'ya da geleceği, acı bir gerçek olarak hissiyat dünyamda hep yer almıştı... İçimden ruhuna bir fatiha okuyarak terminalin yolunu tuttum... Oradan da Ankara... Kare haberin geldiği yere... Hep düşünmüşümdür "niye" diye... Bu kadar kolay mı bir çınarı devirivermek... Bir değeri silip atmak... Aslında beklediğim bir cevap da yok hani... Cevaplar kelimelere dökülmese de yeterince var bende... Ama çözemediğim şey, olayın vicdani boyutu... Amacınız her neyse, bendeki veya bir diğeri, öldürmeden ulaşılamaz mı? Nasıl kıyarsınız cana? Bu kadar basit mi dullar, yetimler, gözü yaşlılar bırakmak arkada? Yoksa sizinle aynı dünyada yaşamıyor muyuz? Nasıl bu kadar farklı olabiliriz? Belki de boşuna sualler bunlar...

İç dünyamda izleri çoktur Mumcu'nun... Hani yazılarını çok okuduğumdan da değil... Ama kendiliğinden oluşmuş bir bağ vardı sanki aramızda... Gitti artık... Bütün iyiler gibi erken gitti... Allah'tan rahmet diliyorum Mumcu'ya...

25 Ocak 2010 Pazartesi

Hasretiz kara bu yıl...


Kara hasret kaldı Ankara bu yıl... Beyaz örtüyle buluşamadı kara topak... Ocak ayı da bitti işte... Yok, kar yok bu yıl... Etraftaki yüksek tepelerde belirdi ama nazlanıyor aşağıya inmek için... Kafa tutuyor belki de... Hoyratça tahrip ettiğimiz çevrenin ahı tuttu sanki... Hasretiz ona biz... Çoluk çocuk gözlüyoruz yolunu... Diz boyu yağdığı günlerin anısıyla...

Bekliyoruz dört gözle... Uçsuz bucaksız beyaza yelken açmak için... Derin bir nefes almak için... Hadi bekletme, gel artık... Bütün saflığınla... Serpiliver üstümüze...

22 Ocak 2010 Cuma

Karne...



Bu gün karne günü... Karne günlerini çok severdim öğrenciliğimde... Sanki iple çekerdim hep... Hani çok çalışkan bir öğrenci olduğumdan değil de... Sınav stresinin sona ermesinden daha çok... Bir de "kavuşma" demekti benim için karne günleri... Öğrenciliğimin çoğu yatılı okullarda geçti... Ailemden uzaklarda... Bayramda, seyranda giderdim ailemin yanına ama çok kısa gelirdi üç beş günlük tatiller... Sömestre tatili ve yaz tatili bir başka olurdu onun için... Doya doya hasret giderirdim memleketimde... Hele bir de karnem iyiyse, değmeyin keyfime...

Karne günlerinin bu yönü tarih oldu artık benim için... Karne marne soran yok artık bana... Böyle dediğime bakmayın siz... Geçen yıl babam birden "sen doktora mı neyim bişeyler yapıyordun, ne oldu o iş" demez mi... Nerdeyse ben bile unutmuş gitmişim bu doktora mevzuunu, ama babalık hali olsa gerek O unutmamış meğer... O iş kaldı gitti diyemedim tabi ki... Önemsemiyor bir edayla "devam edip gidiyor işte" deyip kapattım konuyu... Her neyse dağıttık yine mevzuyu... Dönelim biz yine karne gününe...

Evet bu gün karne günü... Kızımız ve oğlumuz karne alıyor bu gün... Gerçi karne günlerinin de bir heyecanı kalmadı sayılır artık... E-karne diye bir şey icadetmişler... Önceden internet üzerinden görebiliyorsunuz çocuğunuzun karnesini... Kızımızın karnesi gayet güzel de, oğlumuz ilk kez 4'le tanıştırıyor bizi bu yıl... Matematik ve Türkçe 4 geliyor bu dönem... Bu iki dersi çok önemsiyor olmama rağmen durum bu maalesef... İkinci dönem daha farklı stratejiler izleyeceğiz artık... Gerçi günümüz çocuklarının karne gününden anladığı; daha çok bilgisayar oyunu, daha çok play station... Hayırlısı diyelim...

Bu vesileyle okul çağında çocuğu olan arkadaşlarımın karne gününü kutluyorum... Gerçi olaya birazcık bayram/kandil gibi bir anlam yüklemiş oldum ama... Her neyse işte... İnşallah emeklerinizin karşılığı karnelere yansımıştır... Ama sonuç ne olursa olsun, onlar bizim çocuğumuz... Sevmeye devam edeceğiz onları... Pes etmeden, ümidimizi kaybetmeden... Öpüyorum onların hepsini...

21 Ocak 2010 Perşembe

Tekel işçileri...

Duygusalımdır ben... Günlerdir feryatlarını başbakana duyurmaya çalışan Tekel işçilerinden bir kare görsem televizyon kanallarında, gözlerimden süzülüverir bir kaç damla yaş... Kaşlarından, gözlerinden, tenlerinden anlarım ben onları... Hele dudaklarından dökülüveren bir kaç kelime söz, hemen ele verir saflıklarını... Hükmümü verdim mi bir kez, art niyet aramam artık... Yan gelip yatıyorlarmış da, aylık 40 trilyon havadan para ödeniyormuş da daha neler neler... İşlemez bana... Yan gelip yatıyor mu? Yatırma kardeşim, çalıştır... Fabrikalarını satarken onlara mı danışmıştın...

Bu gün Kızılay'dan geçtim... Gelmişken 5-10 dakika aralarına karışıvereyim bu garibanların dedim... Sakarya caddesinde naylondan izbe çadırlar yapmışlar... Hava soğuk, çöp kutusundan sobalar yapmışlar ısınmak için... Yüzlerinde kesif bir umutsuzluk hali hakim... Ama kararlılar... Zaten kaybedecek fazla da bir şeyleri yok sayılır... 4/C kapsamında teklif edilen maaş 700 TL gibi bir şeymiş... Uzun uzun baktım onlara... Yüzlerine yansıyan acıyı, kızgınlığı, öfkeyi yakından izledim... Evde ekmek bekleyen çoluğunu çocuğunu, günün bu saatinde hissedilen bu soğuk havanın gece nasıl olabileceğini düşündüm... Evet düşündüm ve üzüldüm... Empati yapmaya çalıştım... Gece ayazında bu naylon çadırlarda uyumaya çalışmanın nasıl bir şey olabileceğini anlamaya çalıştım...

Konunun detayını çok fazla bilmiyorum ama... Nihayetinde olay bir hak arama olayı... Kazanılmış bir hakkın korunmak istenmesi olayı... Hangimiz itiraz etmeyiz 2.100 TL maaşımızın 700 TL'ye indirilmek istenmesine... Olay en yalın haliyle budur... Gerisi teferruattır...

Bu insanlara kulak vermeliyiz diye düşünüyorum... Destek olmalıyız bu insanlara... En azından manevi desteğimizi esirgememeliyiz onlardan...